Çocuklar Doğuştan Adildir


Merhaba, benim adım Kesik Kulak. Ben orta büyüklükte ve biraz yaşlı bir sokak köpeğiyim. Aslında sadece bir köpeğim, insanlar bana sokak köpeği diyorlar. Köpek köpektir neticede. Sol kulağımın ucu ben daha çok küçükken, büyük köpeklerle girdiğim bir kavgada koptuğu için bana bu ismi taktılar. Biraz bakımsızım sokakta şartlar zor sonuçta.

Kahvehanenin köşesinde, rüzgâr almayan o yırtık çuvalın üzerinde yatarım hep. İnsanları izler, onları dinlerim. Bu kahvehaneye genellikle emekli insanlar gelir, kimileri hiç konuşmadan gazete okuyup çaylarını içip giderler, bazıları ise uzun uzun memleket meseleleri üzerinde tartışırlar. Ben de karnım toksa çuvalımın üstünde yatıp onlara kulak misafiri olurum. Bu sıralar çay kaşıklarının bardaklara vurduğu o şıngırtılı seslerin arasında en çok duyduğum kelime "adalet"tir. İnsanlar sürekli adaletsizliklerden şikâyet ederler. Hata bazen konuşmalar o denli hararetlenir ki masalara yumruklarını vurup hep aynı şeyi söylerler: "Bu dünyada adalet yok! Güçlü hep kazanıyor, zayıf hep eziliyor!" Bazıları da: "acımamak lazım kimseye bu dünyada yoksa acınacak duruma düşersin." Diyorlar.

Adalet dedikleri şeyin ne olduğunu uzun süre anlayamadım. Yenilen bir şey sanıyordum başlarda. Belki üzerinde biraz et kalmış bir parça kemik, belki fırından yeni çıkmış, dumanı tüten bir somun ekmek... Çünkü ne zaman "adalet" deseler, yüzlerinde hep o benim çok aç kaldığım, midemin sırtıma yapıştığı günlerdeki çaresiz ifade olurdu.

Bizim sokakta adaletin ne demek olduğunu ben, Kasap Rıza'nın dükkânının önünde öğrendim.

Biz üç arkadaştık. Ben; yaşlı, topallayan ve çirkin bir sokak köpeğiydim. Karşı apartmanın bahçesinde yaşayan, tüyleri taranmış, tasmalı ve iyi beslenmiş "Paşa" vardı. Bir de genç, dişleri keskin, havlaması yeri göğü inleten, sokağın kabadayısı "Zalim".

Kasap Rıza her akşam dükkânı kapatırken kapının önüne bir kova kemik ve et sıyırığı koyardı. Kova yere konduğu an Zalim hırlayarak atılır, en lezzetli ve etli kemikleri kapardı. Paşa ise o parlak tasmasının ve sahipli olmasının verdiği özgüvenle yavaşça yanaşır, Zalim ona dokunmaya cesaret edemediği için o da payına düşeni rahatça alırdı.

Ben mi? Ben o kovanın hep on adım gerisinde beklerdim. Önce Zalim'in karnı doyacak, sonra Paşa hevesini alacak, geriye sıyrılmış, iliksiz kuru bir kemik kalırsa ben dişleyecektim. Sokağın kuralı buydu. Güçlü olan ve güzel olan her zaman kazanır, geriye kalanlar sadece izlerdi.

Bazen açlık aklımı başımdan alır, dayanamayıp bir adım öne atılacak olsam, Kasap Rıza elindeki kirli bezi bana doğru şiddetle sallardı: "Hoşt oradan uyuz köpek! Git ötede bekle, hırsızlık yapma!"

Paşa'nın başını okşar, Zalim'e gücünden dolayı saygı duyar "Aferin koçum" derdi ama benim çaresizliğim onun midesini bulandırırdı. İnsanların adaleti buydu işte. Hakkı, ihtiyacı olana değil; gözlerine güzel görünene ya da dişini gösterip korkutana veriyorlardı.

Bir kış ikindisiydi. Hava, nefesimden buhar çıkaracak kadar soğuktu ve kar atıştırıyordu. Kasap Rıza yine o meşhur kovayı kapıya çıkardı. Zalim anında kovanın başına dikildi, Paşa zarif adımlarla yanaştı, zaten onun her zaman karnı tok olurdu. Ben yine on adım geride, soğuktan titreyen bacaklarımla sıramı bekliyordum.

O sırada sokağın başından bir çocuk göründü. Üzerinde kalın bir okul montu, elinde ise kâğıda sarılı, yarısı yenmiş sıcacık bir sucuklu tost vardı. Tostun kokusu, kar kokusunu yararak burnuma kadar ulaştı. Yutkundum, ağzım sulandı.

Çocuk bize doğru yürürken Paşa hemen kovanın başından ayrılıp çocuğun önüne dikildi. Kuyruğunu neşeyle sallıyor, o sevimliliğini kullanarak tostu istiyordu. Zalim de kemiği bırakıp çocuğa doğru bir iki adım attı, hırlamadı ama o iri cüssesiyle yolu kapatıp "Onu bana vereceksin" der gibi dikildi.

Çocuk durdu. Önce elindeki tosta baktı, sonra karşısına dizilmiş, zaten karınları dolu olan o iki gösterişli köpeğe...

Ben yerimden bile kıpırdamadım. Benim gibi çirkin, ürkek ve yaşlı bir köpeğe kim elindeki o güzel yiyeceği verirdi ki? Başımı ön ayaklarımın arasına gömdüm, gözlerimi kapattım.

Ama duyduğum küçük ayak sesleri o iki köpeğin önünde durmadı, bana doğru geliyordu.

Başımı şaşkınlıkla kaldırdım. Çocuk, o iki köpeğin yanından geçip gitmiş, tam önümde durmuştu. Temiz gözleri benim çapaklı gözlerimde, kopuk kulağımda, zayıflıktan derimin altından sayılan kaburgalarımdaydı.

Zalim arkadan huysuz bir sesle havladı, hakkı yenmiş gibi isyan etti. Paşa da mızmızlandı. Çocuk arkasını dönüp onlara baktı:

"Sizin karnınız zaten tok," dedi ince ama son derece kararlı, adeta bir mahkeme salonu hâkimi gibi net bir sesle. "Koca bir kova etiniz var orada. Dünyadaki her şeyi siz mi yiyeceksiniz."

Sonra tekrar bana döndü. O küçücük, soğuktan kızarmış elleriyle kâğıdı tamamen açtı. Mis gibi sucuk kokulu tostu tam burnumun ucuna, temiz bir karton parçasının üzerine dikkatlice bıraktı. Eğildi, bugüne kadar kimsenin dokunmadığı, o kirli başımı okşadı. Eli hiç titremedi.

"Al bakalım," dedi içimi ısıtan bir tebessümle. "Bu senin hakkın."

O gün o tostu yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara çiğnedim. Karnım doyarken kahvehanedeki adamların yıllardır neyi aradığını sonunda anladım.

Adalet, herkese aynı kemiği vermek ya da elindekini eşit dağıtmak değildi. Adalet, güçlünün sesinin yeri göğü inlettiği yerde, zayıfın suskunluğunu duyabilmek ve hakkı olana hakkını teslim edebilmekti.

İnsanlar adaleti koca koca binalarda, kalın kaplı kitaplarda arıyordu. Oysa adalet, o karlı kış gününde, dengeleri değiştirmekten korkmayan küçük bir çocuğun üşüyen ellerindeydi. Benim adım Kesik. Ve ben hayatımda ilk defa o gün, adaletin tadının sucuklu tost gibi sıcacık ve doyurucu olduğunu öğrendim.

Kıvanç Şengöz 13-05-2026