Yaşlı bir eşekle empati kurabilmek...

07.05.2026

Eşeklik ve İnsanlık Üzerine…

Merhaba, benim adım Hooo.

Sahibim bana hep böyle seslenirdi.

Ne zaman sırtımdaki odunlar ağır gelse, yokuşun ortasında nefesim kesilse, sahibim "Hooo!" derdi. O zaman dururdum.

O zaman yüküm inerdi.

O zaman dinlenirdim.

O yüzden ismimi çok seviyorum. Ben bir eşeğim. Anlamını bilmiyorum ama "Hooo" demek, "Aferin oğlum, yoruldun, dinlen," demek sanırım.

Sizinle biraz merhamet konusunda konuşmak istiyorum. İnsanların, riyakârlıklarını görmeye başladığım o günden başlayacağım anlatmaya.

O sabah hava çok soğuktu. Bahar gelmek üzereydi ama sabahları hâlâ İbradı'nın ayazı burnumun ucunu donduruyordu. Ahırın kapısı açılınca Hidayet Ağa'yı gördüm. Kuyruğumu salladım. Önüme biraz yem atar, suyumu tazeler sandım.

Yapmadı.

Yanıma geldi, yularımı çözdü. Eskiden, ben daha çok küçükken ara sıra başımı okşardı, o günler geldi gözümün önüne. Artık okşamak bir kenara, son zamanlarda yüzüme bile bakmazdı. Benimle beraber Hidayet Ağa da yaşlanmıştı. Elleri titriyordu artık.

Duvarda asılı duran semerime baktım kocaman gözlerimle. Hani şu keçeden, tahtadan yapılma ağır semerime. Yıllardır sırtımdan inmeyen, artık derimle bir olan kıyafetime...

Hidayet Ağa bu sabah semere yönelmedi. Şaşırdım. Semersiz dışarı çıkmazdık biz. "Herhalde" dedim içimden yeni bir semer almaya gideceğiz, sevindim. Ahırdan çıkınca sırtımdaki o tüysüz, nasır tutmuş semer yarası, sabahın ayazını yiyince biraz sızladı ama olsun. O nasır, benim madalyamdı. Derimin altındaki et öleli çok olmuştu, taş gibi olmuştu. Tıpkı bu köyün duvarları gibi…

Semersiz yürümeye hiç alışık değildim. Semerim sırtıma oturduğunda kendimi tamamlanmış hissederdim. Ben semerimle vardım. Semersiz bir eşek, çıplak bir insandan farksızdır benim dünyamda; işe yaramaz…

O sabah semeri almadı Hidayet Ağa. Duvara asılı bıraktı. Sırtım üşüdü dışarı çıkınca. Hafiflikten üşüdüm. Yüküm yoktu ama içime, daha önce hiç bilmediğim, ağır bir boşluk çökmüştü. Olsun sahibim yanımdaydı ya, güvendeydim.

Ahırdan çıktık. Ormana'nın Düğmeli Evler'inin önünden, küp taş döşeli sokaklarda yürümeye başladık. Nallarımın taşa vurduğu ses, sabah sessizliğinde yankılanıyordu. Ben yolları biliyordum, bu yol Eynif Ovası'na gidiyordu, orada taze otlar olurdu, işim olmadığı zamanlarda ovaya inerdik; beni ilk baharda yeni çıkmış taze otlaklara salar, Hidayet Ağa da yılkı atlarını izlerdi uzaktan. Ama bu sefer köyün çıkışına, o büyük çınar ağacının olduğu yol ayrımına kadar yürüdü. Orada durdu. O durunca ben de durdum. O nereye giderse oraya giderim ben. Yolun sonuna, köyün bittiği yere geldik.

"Hooo" demesini bekledim ama demedi. İpimi boynumdan tamamen çıkardı.

"Hadi," dedi yavaşça. Sesi kısıktı ama sertti "Hadi git, bakma öyle."

Anlamadım. Nereye gidecektim ki? Evimiz geride kalmıştı. Başımı ona doğru uzattım, omzuna dokunmak istedim. Belki bir küp şeker verir diye. Geri çekildi.

Önce sırtıma vurdu sonra yerden bir taş aldı. Korktum. Kulaklarımı kıstım. Bana hiç taş atmazdı, arada sopayla dürter, kızar, bağırır hatta bazen vurur ama hiç taş atmazdı benim sahibim. Taşı ayağımın dibine fırlattı. "Git diyorum sana! Git başımdan, bakma öyle melül melül!" diye bağırdı.

Canım yanmadı ama içimde bir şey koptu sanki. Çok utandım. Kesin bir kabahat işledim, diye düşündüm. Acaba ahırda çok mu ses yaptım? Yoksa geçen gün taşıdığımız üzümlerden biraz tırtıkladım diye mi kızdı?

Arkasını döndü, hızlı hızlı köye doğru yürüdü. Ben orada, yolun kenarında kalakaldım.

Peşinden gidemedim. Taş attı ya, belki yine kızar diye korktum. "Burada bekle," demek istedi herhalde. Evet, evet, kesin beni burada beklememi istiyor. Zaten boynumda artık ip de yoktu. İp, benim sahibimle olan bağımdı. İp yoksa, yol da yoktu.

Güneş tepemden aştı, öğlen oldu. Karnım acıktı. Yol kenarındaki dikenli otlardan yedim biraz. Dikenler damağıma battı ama olsun, açlıktan iyidir. Gözümü yoldan ayırmadım. Hidayet Ağa şimdi köşeyi döner, gelir diye bekledim.

Akşam oldu. Hava kararmaya başladı. Soğuk daha çok ısırmaya…

Düğmeli Evler'in pencerelerinde ışıklar yandı tek tek. Bacalardan dumanlar tütmeye başladı. O duman kokusunu bilirim, soba kokusudur, sıcaklık kokusudur. Bizim ahır da şimdi ısınmıştır. Diğer hayvanlar geviş getiriyordur diye düşünerek ısıtmaya çalıştım içimi.

"Sahibim beni unuttu," dedim kendi kendime. Yaşlılık işte, olur öyle. Hidayet Ağa son zamanlarda bana yem vermeyi de unutuyordu zaten. Gerçi su verip yem vermeyi unutmasını anlamıyordum ama neyse.

"Evet evet beni unuttu kesin."

Yavaşça köye, evin yoluna döndüm. Kapıya kadar geldim. Kapı kilitliydi. Burnumla ittim, açılmadı. İçeriden sesler geliyordu, televizyon sesi, çatal kaşık sesi... Bir kere "Aiiiii!" diye bağırmak istedim, "Ben geldim, buradayım!" demek istedim. Ama sonra vazgeçtim. "Ya yine kızarsa? Ya yine taş atarsa?" Diye düşündüm.

Evin duvarına yaslandım. O duvarın taşlarını zamanında ben taşımıştım buraya. Hidayet Ağa da gençti ben de… Taşlar soğuktu ama yine de tanıdıktı, yaslandım. Dizlerimi büktüm, oracığa kıvrıldım. "Sabah olunca hatırlar," dedim. "Sabah olunca kapıyı açar.

Gözlerimi kapattım. Rüyamda semerimi gördüm. Sırtımdaydı. Ağırdı ama sıcaktı. Keşke semerim olsaydı, hiç olmazsa sırtım üşümezdi. Sahibim beni unutmasın diye sabaha kadar kıpırdamadan bekledim.

Ben beklemeyi iyi bilirim.

Sabah oldu. Güneş, Düğmeli Evler'in tahta düğmelerine vurmaya, kuşları cıvıldatmaya başladı. Ben hiç uyumamıştım aslında. Sadece gözlerimi kapatıp rüya görmeye çalışmıştım. Hayatımda ilk defa bu saatte dışarıdaydım. Değişik geldi biraz. Kapının sürgüsü çekildi. Kulaklarımı diktim. Hah, dedim, işte Hidayet Ağa uyandı. Hatırladı beni. Kapıyı açacak, "Hooo" diyecek.

Kapı açıldı. Hidayet Ağa göründü. Ama elinde su kovası da yoktu yem kovası da . Üzerine en temiz ceketini giymişti. Beni görünce yüzü düştü. Kaşları çatıldı.

"Ulan sen hâlâ gitmedin mi?" diye bağırdı.

Kuyruğumu salladım. Belki beni tanıyamamıştır diye, "Benim ben, Hooo," demek ister gibi hafifçe kişnedim. Üzerine doğru bir adım attım. Ayağını yere vurdu sertçe. "Yürü git! Başıma bela mısın be hayvan!"

Yerden bir taş daha aldı. Anladım. Artık o kapı bana açılmayacaktı. Taş zeminli sokaklarda rastgele yürümeye başladım, nallarımın sesi değişmeye başlamıştı sanki. Eskiden, çalışmaya giderken seri ve kararlı çıkardı nal seslerim, şimdi acelesi ve hedefi olmayan adımlarla yürüyordum. Başımı öne eğdim. Gözlerim yerde, burnumda tezek ve toz kokusu, Ormana'nın labirent gibi sokaklarına daldım.

Hikayem bitmiş sanıyordum. Meğer asıl ızdırap, o ip boynumdan çözüldüğü an başlamış...

Karnım çok acıkmıştı. Midemde sanki kocaman bir boşluk dönüp duruyordu. Köy meydanına doğru yürüdüm. Ormana'nın meydanı kalabalıktı. Belki yerlerde bir şeyler bulurum dedim. Bir evin önünde saksılar vardı. İçinde kırmızı çiçekler… Çok güzel kokuyorlardı. Ağzımı uzattım, tam bir yaprak koparacaktım ki, yaşlı bir teyze balkondan bağırdı: "Hışşşt! Pist! Çekil oradan uyuz eşek!"

Sıçradım. Neden kızdı ki? Dağda her otu yerdik biz. Bu çiçekler yasakmış meğer. Başımı öne eğdim, oradan uzaklaştım. Ben kimseye zarar vermek istemem. Sadece karnım açtı.

Sonra meydanda büyük, çok büyük bir araba durdu. Esnaflar birbirlerine "Turistler geldi" diye bağırdılar. O büyük arabanın içinden bir sürü insan indi. Bizim köylülere benzemiyorlardı. Kıyafetleri rengarenkti, saçları pırıl pırıldı. Hepsi çiçek gibi kokuyordu.

Beni gördüler. Bir tanesi, sarı saçlı bir kadın, yanındakini dürttü. Beni işaret etti. "Ayy ne kadar tatlı, şuna bak!" dedi.

"Tatlı" ne demek bilmiyordum ama ses tonu yumuşaktı. Hidayet Ağa'nın sesi gibi sert değildi. "Beni sevdiler," diye düşündüm. Kalbim küt küt attı. Belki bu renkli insanlar benim yeni sahibim olurdu? Belki beni alıp o büyük arabaya bindirir, karnımı doyururlardı?

Kadın yanıma geldi. Elini uzattı. Burnumu okşadı. Eli yumuşacıktı, hiç nasır yoktu elinde. Gözlerimi kapattım. Çok hoşuma gitti. Başımı omzuna yasladım. "Canım benim, nasıl da uysal," dedi.

Sonra çantasından parlak, camdan bir kutu çıkardı. Kutuyu yüzüme tuttu. Yanıma yanaştı, yanağını yanağıma dayadı. "Gülümse," dedi. Ben gülümsemeyi bilmem ki. Sadece kulaklarımı diktim. Kutudan çıt diye bir ses geldi, bir ışık çaktı gözüme. Korktum ama kaçmadım.

Sonra? Sonra kesin yemek verecek diye bekledim. Burnumla kadının cebini kokladım. Belki bir elma, belki bir parça ekmek vardır. Kadın burnumu itti. "Ay salyası bulaştı," dedi yüzünü buruşturarak. Az önce "canım" diyordu, şimdi "salyalı" oldum. Cebinden ıslak bir mendil çıkardı, ellerini sildi, parmaklarının ucuyla tiksinerek tuttuğu o mendili de yere attı. Arkasını dönüp gitti.

Şaşırdım. Hani seviyordu? Hani tatlıydım? O parlak kutuya bakınca işleri bitmişti. Meğer beni sevmemiş, o kutunun içindeki yansımamı sevmiş.

Diğerleri de geldi. Sırayla yanıma geçtiler, kutuları tuttular, ekranlarında kendimi gçrdüm. çıt çıt sesler geldi. Kimi sırtıma elini koydu, kimi kulağımı çekti hafifçe. Hepsi gülüyordu. Ben de bekliyordum. Biri... Sadece biri avucunda bir şey uzattı. Ne olduğunu bilmiyordum ama o kadar açtım ki yedim, tadı da fena değildi. İşleri bitince hepsi o Düğmeli Evler'e doğru yürüdüler. "Ne güzel köy ne kadar otantik," diyorlardı.

Ben meydanda, hayallerimle tek başıma kaldım. Yerde kadının attığı ıslak mendil duruyordu. Kokladım. Yenmiyordu. Tadı acıydı.

Demek ki, diye düşündüm; bu renkli insanlar sadece bakmayı seviyorlar. Benim açlığım fotoğraflarda çıkmıyordu, o yüzden görmüyorlardı.

Yavaş yavaş yürümeye başladım. Taşların arası ot bitmişti biraz. Onları kemirdim. Tadı tozluydu ama olsun. Midenin gurultusunu bastırdı biraz. Yürürken bir dükkânın camında kendimi gördüm. Fena durmuyordum aslında, çok da yaşlı sayılmazdım. Gözlerim biraz yorgun bakıyordu sadece "Hidayet Ağa'nın işine yarardım aslında, neden saldı ki beni" diye düşündüm.

"Dayan Hooo," dedim kendime. "Belki yarın daha iyi olur. Belki yarın biri gerçekten başımı okşar, elini silmeden..."

O geceyi köyün mezarlığında geçirdim. Neden oraya gittim biliyor musunuz? Çünkü oradaki taşlar atılamayan cinstendi. Bir tek orası sessizdi. İnsanların ölüsü, dirisinden daha merhametliymiş, bunu öğrendim. Mezar taşlarının arasına, bir ağacın dibine kıvrıldım. Rüzgâr esiyordu ama ağaçlar ve mezar taşları beni korudu. Korkmadım. Hidayet Ağa'nın beni bıraktığı o köşeden daha güvenliydi burası.

Sabah çok erken, daha güneş dağların arkasından kafasını yeni uzatmıştı ki bir gürültüyle uyandım. Demir sesleri, insan bağırışları... "Domatese geeel, bibere geeel!" diye bağırıyorlardı. Burnuma öyle bir koku geldi ki, mezarlıktan nasıl çıktığımı bilemedim. Taze sebze kokusu...

Meydana inince gözlerime inanamadım. Her yer renk renk yiyeceklerle doluydu. Pazar kurulmuştu!

İnsanların arasına girmeye korktum önce. Ya yine taş atarlarsa? Kenardan kenardan, duvar diplerinden yürüdüm. Tezgahların altına, yerlere bakıyordum. Ve işte oradaydı! Kasaların kenarına atılmış, biraz ezilmiş, rengi kararmış marul yaprakları... Benim için dünyanın en güzel yiyeceği gibi görünüyorlardı.

Satıcı görmeden hemen eğilip kaptım birini. O kadar lezzetliydi ki yutmak istemedim, uzun uzun çiğnedim. Yerdeki bütün atılan marul yapraklarını yedim. Midem bayram etti.

Sonra cesaretlendim. Çöp kovalarının yanına gittim. İnsanların "çürük" diye, "bozuk" diye attığı her şey benim için bir ziyafetti. Yarısı yumuşamış domatesler, yarısı kopmuş havuçlar... İnsanlar en güzelini seçip poşetlerine doldururken, ben onların beğenmedikleriyle karnımı doyurdum. O gün kendimi çok şanslı hissettim. "Belki," dedim, "belki hayat o kadar da kötü değildir. Karnım şişti, keyfim yerine geldi. Mezarlığa geri döndüm bir ağaç gölgesinde uyukladım, uyanınca tekrar Pazar yerindeki çöp kutularının oraya gidip yemek yiyecektim.

Ama akşam olunca işler değişti.

Pazarcılar tezgahlarını toplayıp gittiler. Meydan boşaldı. Sonra turuncu yelek giymiş adamlar geldi. Ellerinde kocaman çalı süpürgeleri, kürekler vardı. Arkalarında da gürültülü, arkası kocaman bir kamyon...

Endişeyle ayağa kalktım. Pazar yeri mezarlığa oldukça yakındı yetişip "Yapmayın," demek istedim.

Turuncu yelekliler, yerdeki o güzelim ezik domatesleri, kalan marul yapraklarını, benim yarına sakladığım yemeklerimi... Hepsini süpürdüler. Kürek kürek alıp o kamyonun karanlık arkasına attılar. Sonra bir hortum çıkardılar, suyla yerleri yıkadılar. Sabunlu sular aktı taşların üzerinden.

Benim ziyafet sofralarım, çöp oldu gitti. Gözlerimin önünde yemeğimi çaldılar sandım. Temizlik dedikleri şey, benim açlığımdı aslında. Caddeler pırıl pırıl oldu, taşlar parladı ama benim içim karardı. Bir tane bile yaprak bırakmadılar.

Ertesi sabah uyandığımda, meydan sanki hiç pazar kurulmamış gibiydi. Taşlar tertemiz, kupkuruydu.

Karnım yine guruldadı. Ama bu sefer daha kötüsü vardı: Susuzluk. Dilim damağıma yapıştı. Köy meydanındaki çeşmeye gittim. Muslukları sımsıkı kapatmışlardı. Eskiden yalaklar su dolu olurdu, oradan içerdim. Şimdi yalakları da süs olsun diye çiçekle doldurmuşlar, su yoktu.

Burnumla havayı kokladım. Su kokusu aradım. Uzaktan, çok aşağıdan, Eynif Ovası'na inen dere yatağından geliyordu o serin koku.

Yol çok uzundu.

Eskiden o yolu Hidayet Ağa ile inerdik. Sırtımda odun olurdu, zorlanırdım ama bilirdim ki aşağıda su içeceğim. Şimdi sırtımda semer bile yoktu, yük yoktu ama bacaklarım... Ah o bacaklarım. Dizlerim titriyordu. Açlık, yükten daha ağırdı sanki.

Yola koyuldum. Güneş tepemde yükseldikçe sırtım ısındı. Semer yaram yandı. Her adımda "Hooo" dedim kendi kendime. "Dur biraz Hooo, dinlen." Ama durursam kalkamazdım, biliyordum.

Yol kenarındaki çalılar bile kurumuştu. Tozlu, taşlı yoldan aşağı, dereye doğru inmeye başladım. Dilim dışarı sarktı. Gözlerimin önünde siyah benekler uçuşuyordu. Yaz mevsiminde Turist arabaları daha çok olurdu bizim köyde ama bu aylarda da azar azar gelirlerdi. Yolun kenarından yürürken yanımdan hızla geçen bir araba ürküttü beni. O kadar araba geçmişti yanımdan ama kimse durup da "Bu hayvan burada ne arıyor?" demiyordu. İnsanlık işte…

Sonunda suyun sesini duydum. Dere! Kenara vardığımda bacaklarımın bağı çözüldü. Dizlerimin üzerine çöktüm. Başımı o serin, berrak suya daldırdım. Kana kana içtim. Su, midemdeki açlık ateşini biraz olsun söndürdü.

Ama kafamı kaldırıp o dik yokuşa, köye dönen o uzun yola baktığımda içim ürperdi. Ben bu yokuşu, bu aç halimle nasıl geri çıkacaktım?

Derenin kenarındaki küçük su birikintisinde kendi aksimi gördüm. Koca kafam, sarkmış kulaklarım ve içine çökmüş gözlerim... "Sahibim haklıymış," dedim suya bakarak. "Ben artık bitmişim." Suyun kenarındaki otlardan yedim biraz.

Dereden köye geri tırmanmak bir ömür sürdü sanki. O dik yokuşu çıkarken kaç kere durdum, kaç kere nefesim tıkandı, sayamadım. Köy meydanına vardığımda bacaklarım titriyordu ama en azından susuzluğum gitmişti.

Artık çalışmadığım için etrafımı daha dikkatli gözlemleyebiliyordum. Bir gölge bulup oturdum ve insanları izlemeye başladım. İnsanlar çeşit çeşitti.

Mesela köşedeki yaşlı bakkal... Dükkânı küçücüktü, içinde pek bir şey yoktu. Beni ne zaman görse, "Vah garibim," derdi sessizce. Bana yemek vermezdi belki, gücü yoktu belli ki ama kovmazdı da. Gölgesinde durmama izin verirdi. O, iyiydi. Kokusu huzur veriyordu.

Ama meydandaki o büyük, önünde renkli masaları olan dükkanların sahipleri... Onlar başkaydı. Onları anlamak zordu.

Sabahları dükkanlarını açarken suratları asık olurdu. Birbirlerine "Günaydın" derken bile seslerinde kavga var sanırdım. Çıraklarına bağırırlar, sandalyeleri tekmeler gibi dizerlerdi. Ama sonra... Sonra o büyük turist otobüsleri meydana girince bir sihir olurdu.

O asık suratlı adamların yüzüne birden güneş doğardı!

Otobüsün kapısı açılıp "renkli insanlar" inince, o esnafların dişleri ortaya çıkardı. Belleri bükülür, elleri önlerinde kavuşur, sesleri incelirdi. "Welcome, buyurun, hoş geldiniz!" diye bağırırlardı. Az önce çırağı tokatlayan el, turiste kolonya tutardı. Ben bu değişime şaşardım. Bir insan nasıl bu kadar çabuk kabuk değiştirebilirdi? Yılan bile gömleğini yılda bir değiştirirdi, bunlar günde on kere değiştiriyordu.

Bir gün, dükkanının önünde tahta kaşıklar ve kokulu sabunlar satan bıyıklı bir adam beni fark etti. Turistlerden biri, örgülü saçlı bir kız, beni görünce dükkânın vitrinine bakmayı bırakıp bana doğru koşmuştu. Beni sevmişti. Kız benimle ilgilenince, arkasındaki bütün grup da dükkânın önünden ayrışıp yanıma geldi.

Bıyıklı adam bunu gördü. Gözleri kısıldı. Elindeki hesap makinesini bıraktı. Dükkândan koşarak çıktı, elinde kocaman, sulu bir havuç vardı. Bana doğru uzattı. "Gel oğlum, gel aslanım," dedi. Sesi çok yumuşaktı. Şaşırdım. Bu adam dün beni "Dükkânın önünü kapatma" diye sopayla kovalamamış mıydı? Havucun turuncu rengi gözümü aldı. Karnım da açtı zaten. Dayanamadım, havucu yedim.

Adam gülümsüyordu. Turistlere dönüp, "He is my friend, çok severim eşekleri" gibi şeyler söyledi. Turistler, adamın bu merhametine hayran kaldılar. Hemen dükkâna girip o tahta kaşıklardan, pahalı sabunlardan almaya başladılar.

Ben mutluydum. "Demek ki," dedim, "yanlış anlamışım. Bu adam beni seviyormuş. Dün canı başka bir şeye sıkılmıştır da o yüzden kovalamıştır beni" Adam bana bir elma daha verdi. Sonra bir parça marul. Beni dükkânın tam girişine, o süslü tabelanın altına çekti. Ben de karnım doyuyor diye sesimi çıkarmadım. Gelen geçen başımı okşuyor, sonra dükkâna giriyordu. Ben bir "vitrin süsü" olmuştum. Karnım toktu, sırtım okşanıyordu. Hayat ne güzeldi!

Ama sonra... Güneş battı. Renkli insanlar gitti, meydan sessizleşti, geriye yine o soluk renkli köylüler kaldı.

Ben, belki yine bir havuç verir diye adamın dükkanının önünden ayrılmadım. Hatta o kadar rahattım ki, tutamadım, oracığa, o güzel taşların üzerine biraz pisledim. Eşeğiz sonuçta, tutamayız ki.

Dükkân sahibi dışarı çıktı. Havuç veren o gülümseyen adam gitmiş, yerine gözlerinden ateş saçan bir canavar gelmişti. Yerdeki pisliği görünce yüzü kıpkırmızı oldu. "Allah belanı versin!" diye gürledi. Eline geçirdiği plastik bir tabureyi sırtıma, tam da o sızlayan, semer yaramın üzerine indirdi. "Defol! Pis hayvan, her yeri batırdın!"

Canımın acısıyla bağırarak kaçtım. Tabure sırtıma değil, kalbime vurmuştu sanki. Sırtımda semer yarası var diye hislerim de nasır tutmamıştı ya. Anlayamadım. Daha bir saat önce bana "aslanım" diyen, beni turistlere "dostum" diye tanıtan o değil miydi? Turistler varken pis kokmuyor muydum? O zaman da eşektim, şimdi de eşektim. Ben eşekliğimden bir şey kaybetmemiştim ama o insanlığını yitirmiş gibiydi.

Köşedeki karanlık sokağa sığındım. Oradan dükkâna baktım. Adam elinde hortumla yeri yıkıyor, bir yandan da söyleniyordu.

Kendi kendime düşündüm: Biz eşeklere inatçı derler. Evet, ben inatçıyımdır. Yük ağırsa gitmem, su pisse içmem. Ama ben neysem oyumdur. Sabah da eşeğim, akşam da eşeğim. Sevene de aynı bakarım, dövene de. Ama bu insanlar... Onlar korkunç. Çıkarları olunca melek oluyorlar, bitince şeytan. Karınları doyunca gülüyorlar, cepleri dolunca seviyorlar. Turistin parası için bana havuç uzatan el, para gidince bana sopa uzatıyor.

Karnım o gün doymuştu ama içimdeki o güven duygusu tamamen aç kalmıştı. O gece anladım ki, insanların "iyiliği", gökteki bulutlar gibiydi; bir rüzgarla gelip, bir rüzgarla gidiyordu. Ve o rüzgârın adı "para"ydı.

Ara ara Hidayet Ağa'yı düşünüyordum. Hafızam çok iyi değildir benim, onu unutmak istemiyordum, sonuçta yıllarımız geçmişti, beni beslemiş, hastalandığımda veteriner çağırmış, nallarımı yaptırmıştı. Ona vefasızlık edemezdim bu eşekliğe yakışmazdı değil mi?

Günler geçtikçe sokaklara alışıyor gibiydim. Eskisi kadar yemek yiyemiyordum, bu yüzden giderek zayıflıyordum. Ama olsun yaşlandığım için artık bedenimi taşımakta zorlanan dizlerim zayıflamamdan memnundu. Artık geceleri kalıcı mekânım mezarlık olmuştu. Dediğim gibi insanların ölüsü dirisinden daha dürüst ve zararsızdı. Gündüzleri de turistlerin yolunu gözleyerek geçiyordu.

Bir keresinde küçük bir kız çocuğu salya sümük ağlamıştı, beni evlerine götürmek istediği için. Annesi yüzündeki sümükleri ve gözyaşlarını elleriyle ve merhametle silmişti. Demek ki onların sümükleri benimkinden temizmiş diye düşündüm. Tiksinti ile bana bakıp, ellerini ıslak mendille silen kadın gibi iğrenerek yapmamıştı bunu.

Neyse işte, o kız çocuğu beni buralardan götürecek sanmıştım, "şehir" denilen bir yerdeymiş evleri annesinden öyle duydum ama "eşeklerin şehirde ne işi var" da demişti. Demek ki şehirlerde hiç eşek olmuyormuş. Şehirde eşeklerin olmaması meselesini düşündükçe kafamda tuhaf sorular dönüyordu. "Şehirde eşek yoksa," diyordum kendi kendime, "insanların o ağır yüklerini kim taşıyor?" Dağda, taşta, sokaklarda yalnız kaldıklarında kimle dertleşip sohbet ediyorlar, bir eşek kadar sessiz ve kendi derdini düşünmeden onları kim dinliyor?

Sonra o dükkân sahibinin yüzündeki sahte gülümsemeyi, turist kızın annesinin, sildiği gözyaşlarını hatırladım. Anladım ki, şehir dedikleri yerde insanlar semeri kendi sırtlarına vuruyorlar, kendi yüklerini kendileri taşıyorlar ya da başka insanları kullanıyorlardı. Benim sırtımdaki odun, onların yüklerinden daha hafifmiş meğer.

Yaz geçti gitti, her turist kafilesi geldiğinde karnım doydu, mezarlıkta üşümeden uyudum hep. Ama artık günler kısaldı. Güneş artık ısıtmıyor, sadece "ben buradayım" deyip kaçıyordu. Kar yağışı başladı. Düğmeli Evler'in tahtaları suyu yedikçe karardı. Turistler gelmez oldu. O büyük otobüsler artık meydana uğramıyordu. Meydan boşaldı, dükkânların kapıları kapandı. Vitrin süsü olma devrim bitmişti.

Açlık, eski bir dost gibi gelip tekrar mideme yerleşti. Ama bu seferki başka türlüydü. Kemiklerim derimi delip çıkacak gibi sivrilmişti. Yürürken eklemlerimden çatırtılar geliyordu. Artık çok yavaş yürüyebiliyordum. Mezarlıktaki o ağacın altı artık sadece geceleri değil, gündüzleri de yuvam olmuştu. Kalkmaya üşeniyordum. Kalkıp ne yapacaktım ki? Köy meydanına gitsem taş mı yiyecektim, Eynif'e inmeye kalksam yolda kalacaktım. Sonra düşündüm insanların ölüleri daha zararsızdı ama bir lokma ekmeğe muhtaç duruma düşmüştüm, artık eşeklik gururumu bir kenara koyup, hakareti, kovulmayı göze alıp insanlara minnet etmek zorundaydım.

Gençliğimde taşlarını taşıdığım bir konak vardı Ormana'da. Küçük bir otele çevirmişlerdi sonradan. Kışın bile gelen giden olurdu az da olsa. Belki insanlardan göremediğim vefayı taşıdığım taşlardan görürüm diye düşünerek zar zor kalktım yerimden, başım öne eğik yavaş yavaş yürüdüm ve o konağın önüne gittim. Taştan duvarlara bakınca hüzünlendim. Ama sonra biraz daha düşününce kabullendim. O duvarları yapan ustalar da yaşlanmış hatta belki de ölmüşlerdir diye düşündüm. Bazı şeyler kaçınılmaz değil midir? Konağın duvarının dibine kıvrılıp oturdum. Gelen geçen olur mu diye beklemeye başladım.

Akşam vakti, hava iyice ağırlaşmışken, konağın yanındaki yoldan bir tıkırtı duydum. Başımı yerden zorlukla kaldırdım.

Gelen Hidayet Ağa'ydı.

Eskisinden daha kamburdu. Elinde bir baston, sırtında ise iple bağlanmış bir çuval odun vardı. Kışa hazırlıkta geç kalmıştı belli ki. Nefes nefese kalmıştı. Ayaklarını sürüyerek yürüyordu. Eskiden o odunları ben taşırdım, o önden yürürdü. Şimdi yük ona kalmıştı.

Tam konağın hizasına geldiğinde ayağı, azıcık yüksek kalan bir kaldırım taşına takıldı. Sendeledi. Düşmemek için bastonuna asıldı ama gücü yetmedi, dizlerinin üzerine kapaklandı. Sırtındaki çuval bir yana devrildi, içindeki odunlar yola saçıldı.

İçimden bir şeyler koptu. O benim sahibimdi. Bana taş atmıştı, beni kovmuştu ama sahibimdi işte. Yıllarca ekmeğini yemiştim. İçgüdüsel olarak ayağa kalkmak, yanına gitmek, o yükü sırtlanmak istedim. Ön ayaklarımı diktim, gövdemi kaldırmaya çalıştım.

Yapamadım.

Bacaklarım beni dinlemedi. Titreyip tekrar yere yığıldım. Sadece uzaktan, puslu gözlerle baktım ona.

Hidayet Ağa, yerden destek alıp doğrulmaya çalıştı. Sonra başını çevirdi. Göz göze geldik. Beni gördü. Mezarlık duvarının dibinde, bir deri bir kemik kalmış eski yoldaşını gördü. Taş almadı yerden. Bağırmadı. "Git" demedi. Olduğu yerde, dizlerinin üzerinde durdu. Gözleri doldu. O an, ikimiz de aynı şeyi anladık. İkimiz de bitmiştik. O da yaşlanmıştı, o da artık işe yaramaz hissediyordu, o da yalnızdı. Sırtındaki odunları taşıyamayan bir adamla, kendi bedenini taşıyamayan bir eşek...

Eli titreyerek cebine gitti. Buruşuk, kurumuş yarım bir ekmek çıkardı. Kendisi için mi saklamıştı bilmiyorum. Yavaşça bana doğru fırlattı. Ekmek, aramızdaki toprağa düştü. Bana ulaşmadı ama niyeti ulaştı. "Affet oğlum," dediğini duydum. Sesi rüzgâr gibi fısıltılıydı. "Affet, gücüm kendime yetmiyor ki sana yetsin..." ama tüm hayatımı karın tokluğuna ona adamama rağmen bana karşı bu merhameti hissetmesi için kendinin de mi düşmesi gerekiyordu orasını anlayamadım açıkçası. İnsanoğlu işte…

Sonra zorlukla ayağa kalktı. Odunları toplamaya çalışmadı bile. Çuvalı orada, yolun ortasında bıraktı. Bastonuna yaslana yaslana, arkasına bakmadan, küçücük adımlarla evine doğru yürüdü.

O ekmeğe uzanmadım. Açtım ama yemedim. Sahibimden aldığım o son bakış, o pişmanlık dolu "Affet" sözü beni doyurmuştu.

Hava iyice karardı. İbradı'nın o meşhur ayazı başladı. Kar da şiddetlendi. Ama garip, üşümüyordum artık. Aksine, içimde tatlı bir sıcaklık yayılıyordu. Bacaklarımdaki sızı diniyordu. Karnımdaki o koca boşluk kapanıyordu.

Gözlerimi kapattım. Rüyamda yine o yokuşu gördüm. Sırtımda semerim vardı, semerim sıcaktı. Yüküm ağırdı ama bacaklarım gençti, güçlüydü. Yokuşu tırmanıyordum. Tam nefesim kesilecek gibi olduğunda, sahibimin o gür, o eski, o güçlü sesini duydum:

"Hooo!"

Durduk. Yük indi. Yol bitti. Dinlenme vakti gelmişti.

"Aferin oğlum," dedi bir ses, sanki çok uzaklardan başlayıp giderek yaklaşan bir ses... "Yoruldun. Dinlen artık." O sesin sahibi, yavru bir eşekken sahibimin kafamı okşadığı gibi okşadı, çok iyi hissettim. Bu sefer daha gerçek, daha karşılıksızdı. Merhamet ne kadar güzel bir şey dedim içimden. Huzur ve güven veriyor…

Başımı toprağa, o serin yastığıma bıraktım. Artık ne açlık vardı ne de insanların o anlaşılmaz riyakâr yüzleri. Benim adım Hooo. 

Ve ben, sonunda gerçekten durdum.

Kıvanç Şengöz 23.01.2026

Share