Eşeklik ve
İnsanlık Üzerine…
Merhaba, benim
adım Hooo.
Sahibim bana
hep böyle seslenirdi.
Ne zaman
sırtımdaki odunlar ağır gelse, yokuşun ortasında nefesim kesilse, sahibim
"Hooo!" derdi. O zaman dururdum.
O zaman
yüküm inerdi.
O zaman
dinlenirdim.
O yüzden
ismimi çok seviyorum. Ben bir eşeğim. Anlamını bilmiyorum ama "Hooo"
demek, "Aferin oğlum, yoruldun, dinlen," demek sanırım.
Sizinle biraz
merhamet konusunda konuşmak istiyorum. İnsanların, riyakârlıklarını görmeye
başladığım o günden başlayacağım anlatmaya.
O sabah hava
çok soğuktu. Bahar gelmek üzereydi ama sabahları hâlâ İbradı'nın ayazı burnumun
ucunu donduruyordu. Ahırın kapısı açılınca Hidayet Ağa'yı gördüm. Kuyruğumu
salladım. Önüme biraz yem atar, suyumu tazeler sandım.
Yapmadı.
Yanıma
geldi, yularımı çözdü. Eskiden, ben daha çok küçükken ara sıra başımı okşardı,
o günler geldi gözümün önüne. Artık okşamak bir kenara, son zamanlarda yüzüme
bile bakmazdı. Benimle beraber Hidayet Ağa da yaşlanmıştı. Elleri titriyordu
artık.
Duvarda
asılı duran semerime baktım kocaman gözlerimle. Hani şu keçeden, tahtadan
yapılma ağır semerime. Yıllardır sırtımdan inmeyen, artık derimle bir olan kıyafetime...
Hidayet Ağa bu
sabah semere yönelmedi. Şaşırdım. Semersiz dışarı çıkmazdık biz.
"Herhalde" dedim içimden yeni bir semer almaya gideceğiz, sevindim. Ahırdan
çıkınca sırtımdaki o tüysüz, nasır tutmuş semer yarası, sabahın ayazını yiyince
biraz sızladı ama olsun. O nasır, benim madalyamdı. Derimin altındaki et öleli
çok olmuştu, taş gibi olmuştu. Tıpkı bu köyün duvarları gibi…
Semersiz
yürümeye hiç alışık değildim. Semerim sırtıma oturduğunda kendimi tamamlanmış
hissederdim. Ben semerimle vardım. Semersiz bir eşek, çıplak bir insandan
farksızdır benim dünyamda; işe yaramaz…
O sabah
semeri almadı Hidayet Ağa. Duvara asılı bıraktı. Sırtım üşüdü dışarı çıkınca.
Hafiflikten üşüdüm. Yüküm yoktu ama içime, daha önce hiç bilmediğim, ağır bir
boşluk çökmüştü. Olsun sahibim yanımdaydı ya, güvendeydim.
Ahırdan
çıktık. Ormana'nın Düğmeli Evler'inin önünden, küp taş döşeli sokaklarda
yürümeye başladık. Nallarımın taşa vurduğu ses, sabah sessizliğinde
yankılanıyordu. Ben yolları biliyordum, bu yol Eynif Ovası'na gidiyordu, orada
taze otlar olurdu, işim olmadığı zamanlarda ovaya inerdik; beni ilk baharda
yeni çıkmış taze otlaklara salar, Hidayet Ağa da yılkı atlarını izlerdi
uzaktan. Ama bu sefer köyün çıkışına, o büyük çınar ağacının olduğu yol
ayrımına kadar yürüdü. Orada durdu. O durunca ben de durdum. O nereye giderse
oraya giderim ben. Yolun sonuna, köyün bittiği yere geldik.
"Hooo"
demesini bekledim ama demedi. İpimi boynumdan tamamen çıkardı.
"Hadi,"
dedi yavaşça. Sesi kısıktı ama sertti "Hadi git, bakma öyle."
Anlamadım.
Nereye gidecektim ki? Evimiz geride kalmıştı. Başımı ona doğru uzattım, omzuna
dokunmak istedim. Belki bir küp şeker verir diye. Geri çekildi.
Önce sırtıma
vurdu sonra yerden bir taş aldı. Korktum. Kulaklarımı kıstım. Bana hiç taş
atmazdı, arada sopayla dürter, kızar, bağırır hatta bazen vurur ama hiç taş
atmazdı benim sahibim. Taşı ayağımın
dibine fırlattı. "Git diyorum sana! Git başımdan, bakma öyle melül melül!"
diye bağırdı.
Canım
yanmadı ama içimde bir şey koptu sanki. Çok utandım. Kesin bir kabahat işledim,
diye düşündüm. Acaba ahırda çok mu ses yaptım? Yoksa geçen gün taşıdığımız
üzümlerden biraz tırtıkladım diye mi kızdı?
Arkasını
döndü, hızlı hızlı köye doğru yürüdü. Ben orada, yolun kenarında kalakaldım.
Peşinden
gidemedim. Taş attı ya, belki yine kızar diye korktum. "Burada
bekle," demek istedi herhalde. Evet, evet, kesin beni burada beklememi
istiyor. Zaten boynumda artık ip de yoktu. İp, benim sahibimle olan bağımdı. İp
yoksa, yol da yoktu.
Güneş
tepemden aştı, öğlen oldu. Karnım acıktı. Yol kenarındaki dikenli otlardan
yedim biraz. Dikenler damağıma battı ama olsun, açlıktan iyidir. Gözümü yoldan
ayırmadım. Hidayet Ağa şimdi köşeyi döner, gelir diye bekledim.
Akşam oldu.
Hava kararmaya başladı. Soğuk daha çok ısırmaya…
Düğmeli
Evler'in pencerelerinde ışıklar yandı tek tek. Bacalardan dumanlar tütmeye
başladı. O duman kokusunu bilirim, soba kokusudur, sıcaklık kokusudur. Bizim
ahır da şimdi ısınmıştır. Diğer hayvanlar geviş getiriyordur diye düşünerek
ısıtmaya çalıştım içimi.
"Sahibim
beni unuttu," dedim kendi kendime. Yaşlılık işte, olur öyle. Hidayet Ağa son
zamanlarda bana yem vermeyi de unutuyordu zaten. Gerçi su verip yem vermeyi
unutmasını anlamıyordum ama neyse.
"Evet evet beni
unuttu kesin."
Yavaşça
köye, evin yoluna döndüm. Kapıya kadar geldim. Kapı kilitliydi. Burnumla ittim,
açılmadı. İçeriden sesler geliyordu, televizyon sesi, çatal kaşık sesi... Bir
kere "Aiiiii!" diye bağırmak istedim, "Ben geldim,
buradayım!" demek istedim. Ama sonra vazgeçtim. "Ya yine kızarsa? Ya yine
taş atarsa?" Diye düşündüm.
Evin
duvarına yaslandım. O duvarın taşlarını zamanında ben taşımıştım buraya. Hidayet
Ağa da gençti ben de… Taşlar soğuktu ama yine de tanıdıktı, yaslandım.
Dizlerimi büktüm, oracığa kıvrıldım. "Sabah olunca hatırlar," dedim.
"Sabah olunca kapıyı açar.
Gözlerimi
kapattım. Rüyamda semerimi gördüm. Sırtımdaydı. Ağırdı ama sıcaktı. Keşke
semerim olsaydı, hiç olmazsa sırtım üşümezdi. Sahibim beni unutmasın diye
sabaha kadar kıpırdamadan bekledim.
Ben
beklemeyi iyi bilirim.
Sabah oldu.
Güneş, Düğmeli Evler'in tahta düğmelerine vurmaya, kuşları cıvıldatmaya
başladı. Ben hiç uyumamıştım aslında. Sadece gözlerimi kapatıp rüya görmeye
çalışmıştım. Hayatımda ilk defa bu saatte dışarıdaydım. Değişik geldi biraz. Kapının
sürgüsü çekildi. Kulaklarımı diktim. Hah, dedim, işte Hidayet Ağa uyandı.
Hatırladı beni. Kapıyı açacak, "Hooo" diyecek.
Kapı açıldı.
Hidayet Ağa göründü. Ama elinde su kovası da yoktu yem kovası da . Üzerine en
temiz ceketini giymişti. Beni görünce yüzü düştü. Kaşları çatıldı.
"Ulan
sen hâlâ gitmedin mi?" diye bağırdı.
Kuyruğumu
salladım. Belki beni tanıyamamıştır diye, "Benim ben, Hooo," demek
ister gibi hafifçe kişnedim. Üzerine doğru bir adım attım. Ayağını yere vurdu
sertçe. "Yürü git! Başıma bela mısın be hayvan!"
Yerden bir
taş daha aldı. Anladım. Artık o kapı bana açılmayacaktı. Taş zeminli sokaklarda
rastgele yürümeye başladım, nallarımın sesi değişmeye başlamıştı sanki. Eskiden,
çalışmaya giderken seri ve kararlı çıkardı nal seslerim, şimdi acelesi ve
hedefi olmayan adımlarla yürüyordum. Başımı öne eğdim. Gözlerim yerde, burnumda
tezek ve toz kokusu, Ormana'nın labirent gibi sokaklarına daldım.
Hikayem
bitmiş sanıyordum. Meğer asıl ızdırap, o ip boynumdan çözüldüğü an başlamış...
Karnım çok
acıkmıştı. Midemde sanki kocaman bir boşluk dönüp duruyordu. Köy meydanına
doğru yürüdüm. Ormana'nın meydanı kalabalıktı. Belki yerlerde bir şeyler
bulurum dedim. Bir evin önünde saksılar vardı. İçinde kırmızı çiçekler… Çok
güzel kokuyorlardı. Ağzımı uzattım, tam bir yaprak koparacaktım ki, yaşlı bir
teyze balkondan bağırdı: "Hışşşt! Pist! Çekil oradan uyuz eşek!"
Sıçradım.
Neden kızdı ki? Dağda her otu yerdik biz. Bu çiçekler yasakmış meğer. Başımı
öne eğdim, oradan uzaklaştım. Ben kimseye zarar vermek istemem. Sadece karnım
açtı.
Sonra
meydanda büyük, çok büyük bir araba durdu. Esnaflar birbirlerine "Turistler
geldi" diye bağırdılar. O büyük arabanın içinden bir sürü insan indi. Bizim
köylülere benzemiyorlardı. Kıyafetleri rengarenkti, saçları pırıl pırıldı.
Hepsi çiçek gibi kokuyordu.
Beni
gördüler. Bir tanesi, sarı saçlı bir kadın, yanındakini dürttü. Beni işaret
etti. "Ayy ne kadar tatlı, şuna bak!" dedi.
"Tatlı"
ne demek bilmiyordum ama ses tonu yumuşaktı. Hidayet Ağa'nın sesi gibi sert
değildi. "Beni sevdiler," diye düşündüm. Kalbim küt küt attı. Belki
bu renkli insanlar benim yeni sahibim olurdu? Belki beni alıp o büyük arabaya
bindirir, karnımı doyururlardı?
Kadın yanıma
geldi. Elini uzattı. Burnumu okşadı. Eli yumuşacıktı, hiç nasır yoktu elinde.
Gözlerimi kapattım. Çok hoşuma gitti. Başımı omzuna yasladım. "Canım
benim, nasıl da uysal," dedi.
Sonra
çantasından parlak, camdan bir kutu çıkardı. Kutuyu yüzüme tuttu. Yanıma
yanaştı, yanağını yanağıma dayadı. "Gülümse," dedi. Ben gülümsemeyi
bilmem ki. Sadece kulaklarımı diktim. Kutudan çıt diye bir ses geldi,
bir ışık çaktı gözüme. Korktum ama kaçmadım.
Sonra? Sonra
kesin yemek verecek diye bekledim. Burnumla kadının cebini kokladım. Belki bir
elma, belki bir parça ekmek vardır. Kadın burnumu itti. "Ay salyası
bulaştı," dedi yüzünü buruşturarak. Az önce "canım" diyordu,
şimdi "salyalı" oldum. Cebinden ıslak bir mendil çıkardı, ellerini
sildi, parmaklarının ucuyla tiksinerek tuttuğu o mendili de yere attı. Arkasını
dönüp gitti.
Şaşırdım.
Hani seviyordu? Hani tatlıydım? O parlak kutuya bakınca işleri bitmişti. Meğer
beni sevmemiş, o kutunun içindeki yansımamı sevmiş.
Diğerleri de
geldi. Sırayla yanıma geçtiler, kutuları tuttular, ekranlarında kendimi gçrdüm.
çıt çıt sesler geldi. Kimi sırtıma elini koydu, kimi kulağımı çekti
hafifçe. Hepsi gülüyordu. Ben de bekliyordum. Biri... Sadece biri avucunda bir
şey uzattı. Ne olduğunu bilmiyordum ama o kadar açtım ki yedim, tadı da fena
değildi. İşleri bitince hepsi o Düğmeli
Evler'e doğru yürüdüler. "Ne güzel köy ne kadar otantik," diyorlardı.
Ben
meydanda, hayallerimle tek başıma kaldım. Yerde kadının attığı ıslak mendil
duruyordu. Kokladım. Yenmiyordu. Tadı acıydı.
Demek ki,
diye düşündüm; bu renkli insanlar sadece bakmayı seviyorlar. Benim açlığım
fotoğraflarda çıkmıyordu, o yüzden görmüyorlardı.
Yavaş yavaş
yürümeye başladım. Taşların arası ot bitmişti biraz. Onları kemirdim. Tadı
tozluydu ama olsun. Midenin gurultusunu bastırdı biraz. Yürürken bir dükkânın
camında kendimi gördüm. Fena durmuyordum aslında, çok da yaşlı sayılmazdım.
Gözlerim biraz yorgun bakıyordu sadece "Hidayet Ağa'nın işine yarardım aslında,
neden saldı ki beni" diye düşündüm.
"Dayan
Hooo," dedim kendime. "Belki yarın daha iyi olur. Belki yarın biri
gerçekten başımı okşar, elini silmeden..."
O geceyi
köyün mezarlığında geçirdim. Neden oraya gittim biliyor musunuz? Çünkü oradaki
taşlar atılamayan cinstendi. Bir tek orası sessizdi. İnsanların ölüsü,
dirisinden daha merhametliymiş, bunu öğrendim. Mezar taşlarının arasına, bir
ağacın dibine kıvrıldım. Rüzgâr esiyordu ama ağaçlar ve mezar taşları beni
korudu. Korkmadım. Hidayet Ağa'nın beni bıraktığı o köşeden daha güvenliydi
burası.
Sabah çok
erken, daha güneş dağların arkasından kafasını yeni uzatmıştı ki bir gürültüyle
uyandım. Demir sesleri, insan bağırışları... "Domatese geeel, bibere
geeel!" diye bağırıyorlardı. Burnuma öyle bir koku geldi ki, mezarlıktan
nasıl çıktığımı bilemedim. Taze sebze kokusu...
Meydana
inince gözlerime inanamadım. Her yer renk renk yiyeceklerle doluydu. Pazar
kurulmuştu!
İnsanların
arasına girmeye korktum önce. Ya yine taş atarlarsa? Kenardan kenardan, duvar
diplerinden yürüdüm. Tezgahların altına, yerlere bakıyordum. Ve işte oradaydı!
Kasaların kenarına atılmış, biraz ezilmiş, rengi kararmış marul yaprakları...
Benim için dünyanın en güzel yiyeceği gibi görünüyorlardı.
Satıcı
görmeden hemen eğilip kaptım birini. O kadar lezzetliydi ki yutmak istemedim,
uzun uzun çiğnedim. Yerdeki bütün atılan marul yapraklarını yedim. Midem bayram
etti.
Sonra
cesaretlendim. Çöp kovalarının yanına gittim. İnsanların "çürük"
diye, "bozuk" diye attığı her şey benim için bir ziyafetti. Yarısı
yumuşamış domatesler, yarısı kopmuş havuçlar... İnsanlar en güzelini seçip
poşetlerine doldururken, ben onların beğenmedikleriyle karnımı doyurdum. O gün
kendimi çok şanslı hissettim. "Belki," dedim, "belki hayat o
kadar da kötü değildir. Karnım şişti, keyfim yerine geldi. Mezarlığa geri
döndüm bir ağaç gölgesinde uyukladım, uyanınca tekrar Pazar yerindeki çöp
kutularının oraya gidip yemek yiyecektim.
Ama akşam
olunca işler değişti.
Pazarcılar
tezgahlarını toplayıp gittiler. Meydan boşaldı. Sonra turuncu yelek giymiş
adamlar geldi. Ellerinde kocaman çalı süpürgeleri, kürekler vardı. Arkalarında
da gürültülü, arkası kocaman bir kamyon...
Endişeyle
ayağa kalktım. Pazar yeri mezarlığa oldukça yakındı yetişip "Yapmayın,"
demek istedim.
Turuncu
yelekliler, yerdeki o güzelim ezik domatesleri, kalan marul yapraklarını, benim
yarına sakladığım yemeklerimi... Hepsini süpürdüler. Kürek kürek alıp o
kamyonun karanlık arkasına attılar. Sonra bir hortum çıkardılar, suyla yerleri
yıkadılar. Sabunlu sular aktı taşların üzerinden.
Benim
ziyafet sofralarım, çöp oldu gitti. Gözlerimin önünde yemeğimi çaldılar sandım.
Temizlik dedikleri şey, benim açlığımdı aslında. Caddeler pırıl pırıl oldu,
taşlar parladı ama benim içim karardı. Bir tane bile yaprak bırakmadılar.
Ertesi sabah
uyandığımda, meydan sanki hiç pazar kurulmamış gibiydi. Taşlar tertemiz,
kupkuruydu.
Karnım yine
guruldadı. Ama bu sefer daha kötüsü vardı: Susuzluk. Dilim damağıma yapıştı.
Köy meydanındaki çeşmeye gittim. Muslukları sımsıkı kapatmışlardı. Eskiden
yalaklar su dolu olurdu, oradan içerdim. Şimdi yalakları da süs olsun diye
çiçekle doldurmuşlar, su yoktu.
Burnumla
havayı kokladım. Su kokusu aradım. Uzaktan, çok aşağıdan, Eynif Ovası'na inen
dere yatağından geliyordu o serin koku.
Yol çok
uzundu.
Eskiden o
yolu Hidayet Ağa ile inerdik. Sırtımda odun olurdu, zorlanırdım ama bilirdim ki
aşağıda su içeceğim. Şimdi sırtımda semer bile yoktu, yük yoktu ama
bacaklarım... Ah o bacaklarım. Dizlerim titriyordu. Açlık, yükten daha ağırdı
sanki.
Yola
koyuldum. Güneş tepemde yükseldikçe sırtım ısındı. Semer yaram yandı. Her
adımda "Hooo" dedim kendi kendime. "Dur biraz Hooo,
dinlen." Ama durursam kalkamazdım, biliyordum.
Yol
kenarındaki çalılar bile kurumuştu. Tozlu, taşlı yoldan aşağı, dereye doğru
inmeye başladım. Dilim dışarı sarktı. Gözlerimin önünde siyah benekler
uçuşuyordu. Yaz mevsiminde Turist arabaları daha çok olurdu bizim köyde ama bu
aylarda da azar azar gelirlerdi. Yolun kenarından yürürken yanımdan hızla geçen
bir araba ürküttü beni. O kadar araba geçmişti yanımdan ama kimse durup da
"Bu hayvan burada ne arıyor?" demiyordu. İnsanlık işte…
Sonunda
suyun sesini duydum. Dere! Kenara vardığımda bacaklarımın bağı çözüldü.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Başımı o serin, berrak suya daldırdım. Kana kana
içtim. Su, midemdeki açlık ateşini biraz olsun söndürdü.
Ama kafamı
kaldırıp o dik yokuşa, köye dönen o uzun yola baktığımda içim ürperdi. Ben bu
yokuşu, bu aç halimle nasıl geri çıkacaktım?
Derenin
kenarındaki küçük su birikintisinde kendi aksimi gördüm. Koca kafam, sarkmış
kulaklarım ve içine çökmüş gözlerim... "Sahibim haklıymış," dedim
suya bakarak. "Ben artık bitmişim." Suyun kenarındaki otlardan yedim
biraz.
Dereden köye
geri tırmanmak bir ömür sürdü sanki. O dik yokuşu çıkarken kaç kere durdum, kaç
kere nefesim tıkandı, sayamadım. Köy meydanına vardığımda bacaklarım titriyordu
ama en azından susuzluğum gitmişti.
Artık
çalışmadığım için etrafımı daha dikkatli gözlemleyebiliyordum. Bir gölge bulup
oturdum ve insanları izlemeye başladım. İnsanlar çeşit çeşitti.
Mesela
köşedeki yaşlı bakkal... Dükkânı küçücüktü, içinde pek bir şey yoktu. Beni ne
zaman görse, "Vah garibim," derdi sessizce. Bana yemek vermezdi
belki, gücü yoktu belli ki ama kovmazdı da. Gölgesinde durmama izin verirdi. O,
iyiydi. Kokusu huzur veriyordu.
Ama
meydandaki o büyük, önünde renkli masaları olan dükkanların sahipleri... Onlar
başkaydı. Onları anlamak zordu.
Sabahları
dükkanlarını açarken suratları asık olurdu. Birbirlerine "Günaydın"
derken bile seslerinde kavga var sanırdım. Çıraklarına bağırırlar, sandalyeleri
tekmeler gibi dizerlerdi. Ama sonra... Sonra o büyük turist otobüsleri meydana
girince bir sihir olurdu.
O asık
suratlı adamların yüzüne birden güneş doğardı!
Otobüsün
kapısı açılıp "renkli insanlar" inince, o esnafların dişleri ortaya
çıkardı. Belleri bükülür, elleri önlerinde kavuşur, sesleri incelirdi.
"Welcome, buyurun, hoş geldiniz!" diye bağırırlardı. Az önce çırağı
tokatlayan el, turiste kolonya tutardı. Ben bu değişime şaşardım. Bir insan
nasıl bu kadar çabuk kabuk değiştirebilirdi? Yılan bile gömleğini yılda bir
değiştirirdi, bunlar günde on kere değiştiriyordu.
Bir gün,
dükkanının önünde tahta kaşıklar ve kokulu sabunlar satan bıyıklı bir adam beni
fark etti. Turistlerden biri, örgülü saçlı bir kız, beni görünce dükkânın
vitrinine bakmayı bırakıp bana doğru koşmuştu. Beni sevmişti. Kız benimle
ilgilenince, arkasındaki bütün grup da dükkânın önünden ayrışıp yanıma geldi.
Bıyıklı adam
bunu gördü. Gözleri kısıldı. Elindeki hesap makinesini bıraktı. Dükkândan
koşarak çıktı, elinde kocaman, sulu bir havuç vardı. Bana doğru uzattı.
"Gel oğlum, gel aslanım," dedi. Sesi çok yumuşaktı. Şaşırdım. Bu adam
dün beni "Dükkânın önünü kapatma" diye sopayla kovalamamış mıydı?
Havucun turuncu rengi gözümü aldı. Karnım da açtı zaten. Dayanamadım, havucu
yedim.
Adam
gülümsüyordu. Turistlere dönüp, "He is my friend, çok severim
eşekleri" gibi şeyler söyledi. Turistler, adamın bu merhametine hayran
kaldılar. Hemen dükkâna girip o tahta kaşıklardan, pahalı sabunlardan almaya
başladılar.
Ben
mutluydum. "Demek ki," dedim, "yanlış anlamışım. Bu adam beni
seviyormuş. Dün canı başka bir şeye sıkılmıştır da o yüzden kovalamıştır beni"
Adam bana bir elma daha verdi. Sonra bir parça marul. Beni dükkânın tam
girişine, o süslü tabelanın altına çekti. Ben de karnım doyuyor diye sesimi
çıkarmadım. Gelen geçen başımı okşuyor, sonra dükkâna giriyordu. Ben bir
"vitrin süsü" olmuştum. Karnım toktu, sırtım okşanıyordu. Hayat ne
güzeldi!
Ama sonra...
Güneş battı. Renkli insanlar gitti, meydan sessizleşti, geriye yine o soluk
renkli köylüler kaldı.
Ben, belki
yine bir havuç verir diye adamın dükkanının önünden ayrılmadım. Hatta o kadar
rahattım ki, tutamadım, oracığa, o güzel taşların üzerine biraz pisledim.
Eşeğiz sonuçta, tutamayız ki.
Dükkân
sahibi dışarı çıktı. Havuç veren o gülümseyen adam gitmiş, yerine gözlerinden
ateş saçan bir canavar gelmişti. Yerdeki pisliği görünce yüzü kıpkırmızı oldu.
"Allah belanı versin!" diye gürledi. Eline geçirdiği plastik bir
tabureyi sırtıma, tam da o sızlayan, semer yaramın üzerine indirdi.
"Defol! Pis hayvan, her yeri batırdın!"
Canımın
acısıyla bağırarak kaçtım. Tabure sırtıma değil, kalbime vurmuştu sanki. Sırtımda
semer yarası var diye hislerim de nasır tutmamıştı ya. Anlayamadım. Daha bir
saat önce bana "aslanım" diyen, beni turistlere "dostum"
diye tanıtan o değil miydi? Turistler varken pis kokmuyor muydum? O zaman da
eşektim, şimdi de eşektim. Ben eşekliğimden bir şey kaybetmemiştim ama o
insanlığını yitirmiş gibiydi.
Köşedeki
karanlık sokağa sığındım. Oradan dükkâna baktım. Adam elinde hortumla yeri
yıkıyor, bir yandan da söyleniyordu.
Kendi
kendime düşündüm: Biz eşeklere inatçı derler. Evet, ben inatçıyımdır. Yük
ağırsa gitmem, su pisse içmem. Ama ben neysem oyumdur. Sabah da eşeğim, akşam
da eşeğim. Sevene de aynı bakarım, dövene de. Ama bu insanlar... Onlar korkunç.
Çıkarları olunca melek oluyorlar, bitince şeytan. Karınları doyunca gülüyorlar,
cepleri dolunca seviyorlar. Turistin parası için bana havuç uzatan el, para
gidince bana sopa uzatıyor.
Karnım o gün
doymuştu ama içimdeki o güven duygusu tamamen aç kalmıştı. O gece anladım ki,
insanların "iyiliği", gökteki bulutlar gibiydi; bir rüzgarla gelip,
bir rüzgarla gidiyordu. Ve o rüzgârın adı "para"ydı.
Ara ara
Hidayet Ağa'yı düşünüyordum. Hafızam çok iyi değildir benim, onu unutmak
istemiyordum, sonuçta yıllarımız geçmişti, beni beslemiş, hastalandığımda
veteriner çağırmış, nallarımı yaptırmıştı. Ona vefasızlık edemezdim bu eşekliğe
yakışmazdı değil mi?
Günler
geçtikçe sokaklara alışıyor gibiydim. Eskisi kadar yemek yiyemiyordum, bu
yüzden giderek zayıflıyordum. Ama olsun yaşlandığım için artık bedenimi
taşımakta zorlanan dizlerim zayıflamamdan memnundu. Artık geceleri kalıcı
mekânım mezarlık olmuştu. Dediğim gibi insanların ölüsü dirisinden daha dürüst
ve zararsızdı. Gündüzleri de turistlerin yolunu gözleyerek geçiyordu.
Bir
keresinde küçük bir kız çocuğu salya sümük ağlamıştı, beni evlerine götürmek
istediği için. Annesi yüzündeki sümükleri ve gözyaşlarını elleriyle ve
merhametle silmişti. Demek ki onların sümükleri benimkinden temizmiş diye
düşündüm. Tiksinti ile bana bakıp,
ellerini ıslak mendille silen kadın gibi iğrenerek yapmamıştı bunu.
Neyse işte,
o kız çocuğu beni buralardan götürecek sanmıştım, "şehir" denilen bir yerdeymiş
evleri annesinden öyle duydum ama "eşeklerin şehirde ne işi var" da demişti.
Demek ki şehirlerde hiç eşek olmuyormuş. Şehirde eşeklerin olmaması meselesini
düşündükçe kafamda tuhaf sorular dönüyordu. "Şehirde eşek yoksa,"
diyordum kendi kendime, "insanların o ağır yüklerini kim taşıyor?"
Dağda, taşta, sokaklarda yalnız kaldıklarında kimle dertleşip sohbet ediyorlar,
bir eşek kadar sessiz ve kendi derdini düşünmeden onları kim dinliyor?
Sonra o
dükkân sahibinin yüzündeki sahte gülümsemeyi, turist kızın annesinin, sildiği
gözyaşlarını hatırladım. Anladım ki, şehir dedikleri yerde insanlar semeri
kendi sırtlarına vuruyorlar, kendi yüklerini kendileri taşıyorlar ya da başka
insanları kullanıyorlardı. Benim sırtımdaki odun, onların yüklerinden daha
hafifmiş meğer.
Yaz geçti
gitti, her turist kafilesi geldiğinde karnım doydu, mezarlıkta üşümeden uyudum
hep. Ama artık günler kısaldı. Güneş artık ısıtmıyor, sadece "ben
buradayım" deyip kaçıyordu. Kar yağışı başladı. Düğmeli Evler'in tahtaları
suyu yedikçe karardı. Turistler gelmez oldu. O büyük otobüsler artık meydana
uğramıyordu. Meydan boşaldı, dükkânların kapıları kapandı. Vitrin süsü olma
devrim bitmişti.
Açlık, eski
bir dost gibi gelip tekrar mideme yerleşti. Ama bu seferki başka türlüydü.
Kemiklerim derimi delip çıkacak gibi sivrilmişti. Yürürken eklemlerimden
çatırtılar geliyordu. Artık çok yavaş yürüyebiliyordum. Mezarlıktaki o ağacın altı artık sadece
geceleri değil, gündüzleri de yuvam olmuştu. Kalkmaya üşeniyordum. Kalkıp ne
yapacaktım ki? Köy meydanına gitsem taş mı yiyecektim, Eynif'e inmeye kalksam
yolda kalacaktım. Sonra düşündüm insanların ölüleri daha zararsızdı ama bir
lokma ekmeğe muhtaç duruma düşmüştüm, artık eşeklik gururumu bir kenara koyup,
hakareti, kovulmayı göze alıp insanlara minnet etmek zorundaydım.
Gençliğimde
taşlarını taşıdığım bir konak vardı Ormana'da. Küçük bir otele çevirmişlerdi
sonradan. Kışın bile gelen giden olurdu az da olsa. Belki insanlardan
göremediğim vefayı taşıdığım taşlardan görürüm diye düşünerek zar zor kalktım
yerimden, başım öne eğik yavaş yavaş yürüdüm ve o konağın önüne gittim. Taştan
duvarlara bakınca hüzünlendim. Ama sonra biraz daha düşününce kabullendim. O
duvarları yapan ustalar da yaşlanmış hatta belki de ölmüşlerdir diye düşündüm.
Bazı şeyler kaçınılmaz değil midir? Konağın duvarının dibine kıvrılıp oturdum.
Gelen geçen olur mu diye beklemeye başladım.
Akşam vakti,
hava iyice ağırlaşmışken, konağın yanındaki yoldan bir tıkırtı duydum. Başımı
yerden zorlukla kaldırdım.
Gelen
Hidayet Ağa'ydı.
Eskisinden
daha kamburdu. Elinde bir baston, sırtında ise iple bağlanmış bir çuval odun
vardı. Kışa hazırlıkta geç kalmıştı belli ki. Nefes nefese kalmıştı. Ayaklarını
sürüyerek yürüyordu. Eskiden o odunları ben taşırdım, o önden yürürdü. Şimdi
yük ona kalmıştı.
Tam konağın
hizasına geldiğinde ayağı, azıcık yüksek kalan bir kaldırım taşına takıldı.
Sendeledi. Düşmemek için bastonuna asıldı ama gücü yetmedi, dizlerinin üzerine
kapaklandı. Sırtındaki çuval bir yana devrildi, içindeki odunlar yola saçıldı.
İçimden bir
şeyler koptu. O benim sahibimdi. Bana taş atmıştı, beni kovmuştu ama sahibimdi
işte. Yıllarca ekmeğini yemiştim. İçgüdüsel olarak ayağa kalkmak, yanına
gitmek, o yükü sırtlanmak istedim. Ön ayaklarımı diktim, gövdemi kaldırmaya
çalıştım.
Yapamadım.
Bacaklarım
beni dinlemedi. Titreyip tekrar yere yığıldım. Sadece uzaktan, puslu gözlerle
baktım ona.
Hidayet Ağa,
yerden destek alıp doğrulmaya çalıştı. Sonra başını çevirdi. Göz göze geldik.
Beni gördü. Mezarlık duvarının dibinde, bir deri bir kemik kalmış eski
yoldaşını gördü. Taş almadı yerden. Bağırmadı. "Git" demedi. Olduğu
yerde, dizlerinin üzerinde durdu. Gözleri doldu. O an, ikimiz de aynı şeyi
anladık. İkimiz de bitmiştik. O da yaşlanmıştı, o da artık işe yaramaz
hissediyordu, o da yalnızdı. Sırtındaki odunları taşıyamayan bir adamla, kendi
bedenini taşıyamayan bir eşek...
Eli
titreyerek cebine gitti. Buruşuk, kurumuş yarım bir ekmek çıkardı. Kendisi için
mi saklamıştı bilmiyorum. Yavaşça bana doğru fırlattı. Ekmek, aramızdaki
toprağa düştü. Bana ulaşmadı ama niyeti ulaştı. "Affet oğlum,"
dediğini duydum. Sesi rüzgâr gibi fısıltılıydı. "Affet, gücüm kendime
yetmiyor ki sana yetsin..." ama tüm hayatımı karın tokluğuna ona adamama
rağmen bana karşı bu merhameti hissetmesi için kendinin de mi düşmesi
gerekiyordu orasını anlayamadım açıkçası. İnsanoğlu işte…
Sonra
zorlukla ayağa kalktı. Odunları toplamaya çalışmadı bile. Çuvalı orada, yolun
ortasında bıraktı. Bastonuna yaslana yaslana, arkasına bakmadan, küçücük
adımlarla evine doğru yürüdü.
O ekmeğe
uzanmadım. Açtım ama yemedim. Sahibimden aldığım o son bakış, o pişmanlık dolu
"Affet" sözü beni doyurmuştu.
Hava iyice
karardı. İbradı'nın o meşhur ayazı başladı. Kar da şiddetlendi. Ama garip,
üşümüyordum artık. Aksine, içimde tatlı bir sıcaklık yayılıyordu.
Bacaklarımdaki sızı diniyordu. Karnımdaki o koca boşluk kapanıyordu.
Gözlerimi
kapattım. Rüyamda yine o yokuşu gördüm. Sırtımda semerim vardı, semerim
sıcaktı. Yüküm ağırdı ama bacaklarım gençti, güçlüydü. Yokuşu tırmanıyordum.
Tam nefesim kesilecek gibi olduğunda, sahibimin o gür, o eski, o güçlü sesini
duydum:
"Hooo!"
Durduk. Yük
indi. Yol bitti. Dinlenme vakti gelmişti.
"Aferin
oğlum," dedi bir ses, sanki çok uzaklardan başlayıp giderek yaklaşan bir
ses... "Yoruldun. Dinlen artık." O sesin sahibi, yavru bir eşekken sahibimin
kafamı okşadığı gibi okşadı, çok iyi hissettim. Bu sefer daha gerçek, daha
karşılıksızdı. Merhamet ne kadar güzel bir şey dedim içimden. Huzur ve güven
veriyor…
Başımı
toprağa, o serin yastığıma bıraktım. Artık ne açlık vardı ne de insanların o
anlaşılmaz riyakâr yüzleri. Benim adım Hooo.
Ve ben, sonunda gerçekten durdum.
Kıvanç
Şengöz 23.01.2026