Narsisizmin Sessiz Mirası
Bir evin duvarları arasında yankılanan her ses, evin çocuklarının karakterlerinin oluşumunda bir tuğlaya dönüşür. Ancak bazı evlerde bu karakterler huzurdan değil, görünmez bir şiddet ile oluşur. Narsist bir ebeveynin hüküm sürdüğü bir aile, dışarıdan bakıldığında, saygılı, sessiz, kurallara uyan hatta kusursuz bir portre çizebilir; oysa içeride, güç dengesizliği olan, sevginin bir koşula bağlı olduğu sessiz bir savaş yaşanmaktadır.
Bu savaşın en trajik cephesi ise sadece narsist ebeveynin çocuğa yönelttiği baskı değildir. Çocuğun gözünde kahraman ya da liman olması gereken "diğer ebeveynin" de aynı psikolojik şiddet çarkında ezildiğini görmesidir. Bir çocuk için annesinin ya da babasının çaresizliğini izlemesi ve bu ızdırap veren süreçte elinden bir şey gelmemesi kendi canının yanmasından çok daha ağır bir yük bindirir omuzlarına.
Narsist figür, evdeki herkesi kendi egosunun bir uzantısı haline getirmeye çalışırken, diğer ebeveyni pasifize eder, aşağılar ya da duygusal olarak felç bırakır. Çocuk, bu tabloyu izlerken sadece korkuyu değil, devasa bir adaletsizlik duygusunu da solumaya başlar. Bir yanda her şeyi kontrol eden, kural tanımaz bir tiran; diğer yanda ise haklı olduğu halde susan, boyun eğen ve korunmaya muhtaç kalan bir "mağdur" vardır. Küçük yaşta bu dengesizliği gören çocuk için dünya, güvenli bir yer olmaktan çıkarak "güçlünün haklı olduğu" karanlık bir sahneye dönüşür.
Çocuk bu noktada elinden hiçbir şey gelmemesinin çaresizliğini yaşar. Diğer ebeveynini koruyamaz, narsiste karşı sesini yükseltemez. İçinde biriken bu "müdahale edememe" hissi, yetişkinlik yıllarında karşımıza bambaşka bir maskeyle çıkar: Keskin ve tavizsiz bir adalet takıntısı.
Yetişkinlikte bu bireyler için hayat, bir teraziye dönüşür. Çocuklukta bozulan o dengeyi, dünyadaki tüm haksızlıklara karşı durarak onarmaya çalışırlar. Ofiste haksızlığa uğrayan bir iş arkadaşı için en önde kavgaya giren, sokaktaki adaletsizliğe tahammül edemeyen, her ilişkisinde "hak ve hukuk" gözeten o kişi, aslında geçmişindeki o sessiz odada koruyamadığı ebeveyninin öcünü almaktadır. Onlar için bir şeyin "haksız" olması, sadece mantıksal bir hata değil, çocukluk travmalarının tetiklenmesidir.
Ancak bu adalet arayışı, çoğu zaman kişiyi yoran bir mükemmeliyetçiliği de beraberinde getirir. Dünyanın her zaman adil olmayacağı gerçeğiyle çarpıştıklarında, o eski çaresizlik hissi kapılarını çalar. Oysa iyileşme, dünyanın tüm terazilerini tek başına düzeltemeyeceğini kabul etmekle başlar.
Sonuç olarak, narsist bir ebeveynin gölgesinde büyüyen çocuklar için adalet takıntısı bir tercih değil, bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Geçmişte yaşanan o ağır sessizliğin diyeti, bugün her haksızlığa karşı yükseltilen o gür sestir. Belki de bu ses, yıllar önce koruyamadıkları o masum parçalarının bugün attığı bir çığlıktır.
Kıvanç Şengöz 10-05-2026