ARAFIN ÇOCUKLAR
Zamanın ve uzayın ötesinde, kimsenin yaşlanmadığı, entropinin durduğu bir mekândı burası. Tüm rahatsız edici gölgelerden ve ışıklardan arındırılmış, gürültünün ve sessizliğin ürpertilerinden uzak bu boşlukta; ne cennetin Asel ve Kevser ırmakları ne de cehennemin irinli çukurları vardı. Burası, yetişkinlerin kirli dünyasından erken koparılanların, tamamlanamamış cümlelerin, kırık oyuncakların toplandığı yerdi: Araf… Uçsuz bucaksız, yumuşak ışıklı bir ovaydı. Etin, kemiğin ve nefesin getirdiği hiçbir ağırlık yoktu. Ne kalabalığın boğucu sıkışıklığı ne de havasızlık buralara uğrayabilirdi. Gerçi fazlasıyla kalabalıktı ama boğucu değildi. İlginçtir ki, bu ölü çocuklar diyarında akılsız bir eşitlikten ziyade; adaletin hassas hatta kusursuz terazisi hüküm sürüyordu. Tek bir zerreyi, tek bir atomu, hatta tek bir kuarkı bile virgülden sonra milyonlarca basamak hassasiyetinde tartabilen bir teraziydi bu. Ovanın zemini dümdüz değildi; toprağın kendisi, üzerinde duran çocuğun boyuna göre usulca yükselip alçalıyor, minik tepecikler oluşturuyordu. Bu sayede, beş yaşındaki kısa boylu bir çocuk ile on beş yaşındaki uzun bir çocuk ovaya baktıklarında tam olarak aynı ufuk çizgisini görüyorlardı. Kimse kimsenin manzarasını kapatmıyor, kimse diğerinin gölgesinde kalmıyordu. Yaşarken hiç tanışamadıkları "adalet" denen o efsanevi kavram, ölümden sonra altlarında bir toprak parçası olup onları şefkatle yükseltiyordu. Hatta yürüdüklerinde bile bu hareketli zemin, mükemmel bir ahenkle hareketini sürdürerek onların seviyelerinin istikrarlı bir şekilde sabit tutuyordu. Toprak ne kuruyup çatlayacak kadar sert ne de çamur olacak kadar ıslaktı. Zeminde, yeryüzünde dökülememiş, yutkunulmuş gözyaşlarından oluşan ince bir tabaka vardı. Ancak asla ıslatmıyor veya toprak tarafından emilmiyordu. Çocukların ayaklarının altına serilmeye layık, kristal parlaklığında bir zemindi. Ovanın her yeri çocuklarla doluydu. Onları tedirgin edebilecek tek bir yetişkin, huzursuz bir fikir, hatta tek bir toz tanesi bile yoktu. Kimi siyahi, kimi sarışın, kimi albino, kimi kemikleri sayılacak kadar zayıf, çok azı ise obezdi. Ancak yeryüzünde ayrımcılığa, zorbalığa ya da nefrete sebep olan bu renk ve beden farklılıkları, burada anlamsızdı. Zaten acıkmanın, susamanın ve yorulmanın olmadığı bu yerde bedenlerin de pek bir anlamı kalmamıştı. Bedenlerinden ötürü kimse bir kompleks duymuyordu, çünkü onlar tertemiz ruhlardı. Dillerin çeşitliliği çoktan yıkılmıştı; Henüz milletlere, ırklara ayrılmamış ilk insanlar gibi dudaklarından dökülen kelimeler; her birinin zihninde ortak, berrak ve evrensel bir anlama dönüşüyordu. Herkes birbirinin tertemiz kalbinden dökülen cümleleri duru bir şekilde anlayabiliyordu. En sarsıcı olanı ise çocukların ellerindekilerdi. Her bir çocukcağız dünyadan ayrılırken zihinlerinde kalan, sığındıkları, sarıldıkları oyuncaklarını ellerinde tutuyordu. Kırık bir tahta araba, rengi solmuş bir bez bebek, bir sopanın ucundaki tahta at, parlak bir çakıl taşı... Bu oyuncaklar sadece birer nesne değil, çalınan çocukluklarıydı. Kiminin elindeki emzikten huzur veren bir anne ninnisi yayılıyor, kiminin okul çantasından yarım kalmış bir bahçe şamatası duyuluyordu. Yetişkinlerin bencil dişlileri arasında ezilmiş bu küçük ruhların ellerindeki oyuncaklar, masumiyetin ve özledikleri ya da hiç tanışmadıkları o güven duygusunun simgeleriydi. Bu masum ruhlar; kendi ölümleri hakkında sanki bir saklambaç oyununda yaptıkları küçük bir kural hatasından bahsediyormuş gibi tuhaf bir sakinlikle konuşuyorlardı. Geçmişin bu arafta hiçbir anlamı kalmamıştı. Artık kimse onlara zarar veremeyecekti. ---------- "Makinenin sesi o kadar yüksekti ki, kemiklerimin kırılma sesini sadece ben duyabildim," dedi elindeki ahşap topacı çeviren Mary Richards. Üzerinde Sanayi Devrimi'nin is ve yağ lekelerini taşıyan yırtık pırtık bir tulum vardı. "Pamuk dokuma makinesinin altındaki o daracık alanı temizletiyorlardı bana. Yetişkin birisi sığmazmış o yüzden. Korunaksız bir mil dönüyordu üzerimde, beni yakalayıp makinenin içine çekti. Ustabaşı beni kurtarmak yerine, makinenin bozulan çarkına küfretti. Kanım iplikleri kırmızıya boyarken patronun zararı benden daha kıymetliydi." Mary gülümsedi sözlerini bitirirken ama gözlerinde, çocukluğuna ait olmayan ağır bir bakış vardı. Hemen sağındaki küçük tepenin üzerinde bağdaş kurmuş, derisi Afrika güneşinde kavrulmuş olan on yaşındaki Tarık, elindeki pürüzsüz çöl taşını havaya atıp tuttu. "Senin en azından bir maaşın varmış," dedi sakin bir sesle. "Beni köle pazarında satmaya çalıştıklarında, köle tüccarı kaburgalarımı sayabildiği için öfkelendi. 'Bu, yolda ölür; bana sadece su ve yemek masrafı olur' diyerek beni kızgın kumların ortasında, çölde terk etti. Akbabalar gölgemi takip etmeye başladığında, tüccar çoktan kervanıyla gözden kaybolmuştu. Annemin kokusunu hatırlamaya çalışarak kurudum." Tarık'a yakın bir bölgede, her birinin kıyafetleri üşütmeyen bir ıslaklıkta, boynunda zümrüt renkli eşsiz bir gerdanlık gibi ışıldayan yosunlar asılı çok büyük bir siyahi çocuk topluluğu duruyordu. İçlerinden birisi fısıldadı: "Biz birkaç yüz binden fazla kişiyiz burada. Bizi Amerika kıtasına köle olarak götürmek istediklerinde direnmiştik ama silahları bizden çok güçlüydü. Gemilere tıka basa doldurulduk aç susuz günlerce yolculuk yaptık ve karaya ulaşamadan yolda öldük. Bedenlerimizi denize attılar. Bizimle birlikte yola çıkıp yeni kıtaya ulaşabilenlerin sayısı on iki milyonun üzerindeydi." Bir süre duran fısıltıların sessizliğini, elindeki kilden yapılmış, üfleyince kuş sesi çıkaran küçük düdüğünü çalan Beşir bozdu. Yüzü solgun, gözleri ise asırlar öncesinin yorgunluğunu taşıyordu; bacaklarından aşağıya 'kan' denilemeyecek kadar güzel kokulu kırmızı bir sıvı akıyordu. "Habeşistan derlerdi eskiden benim ülkeme," diye başladı söze. "Beni altın sırmalı cübbeler giymiş sarıklı adamların haremine layık bir bekçi yapmak istediler. Köyümden, anacığımın yanından zorla götürürken 'Eksik bir adam olacaksın ama sarayda yaşayacaksın' dediler. İnandıkları dinde hadım etmek caiz olmadığı için beni ülke toprakları dışında taş bir Kıpti manastırına götürdüler, mahallelinin uykusu bölünmesin diye ağzıma bir paçavra tıktılar. Bıçağın erkekliğimi kestiği o an, anlatılmaz bir acı ve bir o kadar da utanç hissettim. Kanamayı durduramadılar. İpek halılara kanım damlamasın diye beni eski bir kilime sarıp bir köşeye attılar. Ölürken bile etrafı kirleteceğimden korkuyorlardı. Sarayı hiç görmedim. Gidebilseydim adımı bile değiştirecekler, bana Mercan, Cevher, Sümbül Ağa diyeceklermiş. Eğer ölmeden İstanbul'a varabilseydik yeni ismimle resmi kayıtlara geçecektim ama yolda öldüğüm için defterlere sadece 'esir kaybı' yazıp geçtiler." "Hepimizi başkalarının bencillikleri öldürdü," diye mırıldandı, elindeki pahalı ama soğuk porselen bebeğin saçlarını okşayan modern zaman çocuğu Clara. Üzerinde pırıl pırıl bir elbise vardı. "Benim bir savaşım yoktu, köle değildim, işçi de değildim. Ama annem ve babam kendi sahte hayatlarıyla, partilerle, birbirleri arkasından çevirdikleri çapkınlıklarla ve en sonunda da yıllarca süren boşanma davalarıyla o kadar meşguldüler ki beni hiç göremediler. Ateşimin kırk bir dereceye çıktığını hizmetçi fark ettiğinde çok geçti. Gösterişli bir odada, pahalı oyuncakların arasında nefessiz kalarak, görünmezlikten öldüm ben." "Muhammed el-Durra," dedi birisi ismine gururla. Saçları alnına dökülen, yokluğun içinden geldiği her halinden belli olan tertemiz yüzlü bir çocuktu. "Benim babam beni mermilerden korumak istedi, beton bir borunun arkasına saklandık, hatta kendi vücudunu siper etmişti babacığım. Ama olmadı, o zalim mermi on iki yaşımda bedenime girdi ve kalbimi parçaladı," diye fısıldadı. Elinde betondan yapılmış küçücük bir boru parçasını sallayarak devam etti: "Bu kadar küçük değildi arkasına siper aldığımız boru aslında ama yine de olmadı işte." Hemen yanında, küçük bir yükselti sayesinde Muhammed ile aynı boya ulaşmış, hafif kıvırcık saçlarında çiçekli bir taç olan altı yaşında bir kız çocuğu duruyordu. Vücudu mis gibi kokuyordu. "Hind Receb benim ismim," dedi. "Ailem ve kuzenlerimle birlikte savaştan kaçıyorduk, güvenli bir yere gitmeye çalışıyorduk. Bir grup adam arabamızı havaya uçurdu. Arabadaki herkes öldü, bir tek ben yaralandım. Telefonla yardım bile istedim, son konuşma kayıtlarım hâlâ yetişkinlerin dünyasında geziyor. Beni kurtarmaya çalışan sağlık görevlilerini de vurdular. Bedenimi ancak on iki gün sonra bulabildiler." On beş yaşında başka bir kız Hind Receb'e sarılmış gülümsüyordu. "Anne Frank benim ismim de. Tanıştığımıza memnun oldum Hind. Ben de ailemin inançları sebebiyle bir evin kömürlüğünde iki yıl saklandım. Orada yaşadıklarımı anlatmama gerek yok, günlüğüme yazmıştım zaten, dünyada hâlâ okunuyor. Ama en sonunda beni bulup bir toplama kampına götürdüler. Çok geçmeden orada öldüm." Anne Frank'ın hemen arkasında, elinde kâğıttan yapılmış, buruşuk telli bir turna kuşu tutan çekik gözlü, bembeyaz tenli, kırmızı yanaklı bir kız çocuğu başını salladı. "Benim adım Sadako Sasaki" dedi; sesi, henüz icat edilmemiş dünyanın en güzel sesli enstrümanından bile daha güzel çıkıyordu. "Gökten düşen ve derimizi eriten o devasa, kör edici güneş yüzünden hastalandım. Bin tane kâğıt turna katlarsam iyileşeceğimi söylemişlerdi. Altı yüz kırk dördüncü turnayı katlarken kollarım artık kâğıdı tutamadı. Yetişkinlerin adına 'atom bombası' dedikleri o kibir ateşi, benim kâğıt kuşlarımdan daha güçlü çıktı." Bu konuşmalar ikili ya da üçlü gruplar arasında yapılıyor gibi görünse de aslında milyarlarca çocuğun bilincine aynı anda işliyordu. Kusursuz, kümülatif bir haberleşme ağıydı bu. Bilgi alışverişini tamamladıktan sonra sessizce birbirlerine baktılar. Artık hepsi, eksiksiz olarak birbirlerinin hikayelerini biliyordu. Milyarlarcası… Sanki ovayı aydınlatan o yumuşak ışık, bu paylaşılan sessizlikle birlikte usulca koyulaşıyor, fırtına öncesi bir kararlılığa bürünüyordu. Göz alabildiğine doluydu bu ova. Kimin milattan önce yaşadığının, kimin yirmi birinci yüzyılda öldüğünün hiçbir önemi yoktu. Hepsinin hikayesi farklı ama sonu aynıydı. Acıda eşitlenmiş, merhametin sonsuzluğuna yükselmişlerdi. Yeryüzünde onlara merhamet göstermeyen o aşağılık yetişkin dünyası geride kalmıştı. Ama ovada, o ortak sessizliğin içinde, yavaş yavaş filizlenen başka bir his daha vardı. Çocukların masum gözlerinde parlamaya başlıyordu: Dünyanın onlara bir borcu vardı. Ve adaletin kusursuz terazisi bu borcu kapatacak; arafta bekleyen hiçbir çocuk, hakkı olanı almadan bir yere gitmeyecekti. Araf'taki sessizliğin ne zamana kadar süreceğini ve çocukların kalplerindeki, şiddet ve intikamdan çok uzak olan o temiz niyetin ne zaman somut bir karara dönüşeceğini kimse bilmiyordu. Ancak bilinmese de aslında kesin bir kader ile belirlenmişti. Bu çocukların yaşayan dünyadan ayrılırken duyulan son çığlıkları binlerce yıl boyunca yerler ve gökler arasını hiçbir boşluk kalmayacak şekilde çoktan doldurmuştu. Bu doluluktan dolayı büyüyen evrenin artık gidecek yeri kalmamıştı. O kaçınılmaz an gelip çattı. Yeryüzündeki yetişkinlerin sandıklarının çok ötesinde olacaktı bu yansıma. Evleri yıkan bir deprem, insanları boğan bir tsunami veya kitleleri kırıp geçiren bir salgın şeklinde gelmeyecekti. İnsanlığın genetik koduna sızan eşzamanlı ve ince bir müdahale ile başlayacaktı her şey. Canlılık da böyle başlamamış, insan da bu yöntemle evrilmemiş miydi zaten? Arafın ovasında bekleyen milyarlarca çocuğun ortak bilinci ve yarım kalmış çocuklukları, genetik bir mutasyon ile yaşayan dünyaya aktarıldı. Dünya zamanına göre yavaş yavaş, ama Araf zamanına göre anında gerçekleşen bir aktarımdı bu. Zamanı kusursuzca kavramak için ölmek gerekirdi zaten. Araf'ın uçsuz bucaksız, huzur dolu ovasında küçük bir frekansla başlayan ve giderek artan bir titreşim hissedildi. Bu sıra dışı titreşim, ovanın tabiatına aykırı olsa dahi kimseyi tedirgin etmedi. Titreşimle birlikte tüm çocuklarının ellerinde tuttukları oyuncakları da harekete geçti. Mary'nin ahşap topacı durmaksızın dönmeye, Clara'nın porselen bebeğinin gözleri usulca açılmaya, Sadako'nun kâğıt turnası buruşuk kanatlarını çırpmaya başladığında, Araf ile yeryüzü arasındaki o aşılamaz perde şeffaflaştı. Bu, ölülerin dirilere ettiği bir bedduadan ziyade, insanlığın eksik bırakılmış evrimini tamamlayacak olan kusursuz bir armağandı: Mutlak empati. O an yeryüzünde, dünyanın dört bir yanındaki hastanelerde, çadırlarda veya evlerde doğan her yeni bebek, bu görünmez müdahale ile ilk nefesini aldı. Başlangıçta yetişkin dünyası hiçbir şeyin farkına varamadı. Şempanze ile insanların gen yapısı %99 oranında aynıyken; başlayan bu küçücük gen mutasyonunu tıp biliminin hemen fark etmesi mümkün değildi. Yetişkinlerin genleri eski, zulme ve zalimliğe yatkın dizilimdeydi. Onların dünyasında fabrikalar işlemeye, borsalar inip çıkmaya, mermiler namlulara sürülmeye devam ediyordu. Ancak yeni nesil ayaklanıp oynamaya başladığında, doğanın yeni kanunu kendini çocuk parklarında, okul bahçelerinde küçük sarsıntılarıyla göstermeye başladı. Sorgulayan bir zihne sahip bir adam, anaokulunun bahçe kapısında, onun için dünyalar kadar değerli olan evladını beklerken diğer çocuklara baktı. Derin derin düşündü: "Yıllar önce bu toplumdaki tüm yetişkinler çocuktu. Hepsi masum çocuklardı ve bu önümde koşuşturan günahsızlar gibiydiler. Bu çocuklardan bazıları yıllar sonra iyi yürekli yetişkinlere dönüşecek ama bazıları da maalesef katil, dolandırıcı veya hırsız olacak." Aslında Aristo mantığına göre adam haklıydı ve bu haklılığı binlerce yıllık ispatlara dayanıyordu. Ancak gerçekler her zaman o okulun kapısında bekleyen filozof babanın kriterlerine göre şekillenmezdi. Einstein ve Aristo'nun öldüğü gibi zaman da bükülür, mantık da yıkılırdı. Babanın o gün o bahçede fark edemediği çok daha büyük bir olay yaşanıyordu genlerde. Bir çocuk kasıtlı olarak elindeki oyuncağı almak için diğerini itip düşürdüğünde; yere düşen çocuğun dizi kanarken, iten çocuk da aynı anda dizini tutarak çığlık çığlığa yere yığıldı. Kendi dizinde tek bir çizik bile yoktu ama acıyı, derisinin yırtılışını ve o sızıyı hücresel düzeyde, beyninin tüm kıvrımlarında birebir hissediyordu. Yeni genler çalışmaya başlamıştı. "Dolanıklılık," dedi o baba içinden. Kuantum dünyasındaki dolanık parçacıklar birbirlerinden ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar haberleşebilirlerdi. Ama bu terimi sadece o anlık duruma fiyakalı bir yorum katmak için kullanmıştı. Oysa gerçek tam olarak buydu. Nesil büyüdükçe bu davranışlar yayıldı ve yetişkinlerin dikkatini çekti. Doktorlar, psikologlar, bilim insanları bu "kitlesel histeri" dedikleri durumu çözmeye çalışırlarken, aslında yeryüzündeki kötülüğün son kullanma tarihinin çoktan geçtiğini henüz anlayamamışlardı. Yıllar geçtikçe bu mutasyonlu nesil büyüdü ve bu "empatik ütopya" tüm ağırlığıyla eski dünyanın üzerine çöktü. Savaş makineleri hala kusursuz çalışıyor, füzeler fırlatılmaya, tüfekler ateşlenmeye hazır bekliyordu. Fakat bir gün, siperde yatan genç bir asker nişangâhından bakıp tetiği çektiğinde ve mermi yüz metre ilerideki düşmanının göğsüne saplandığında, tetikçi de aynı anda göğsünü tutarak yere yığıldı. Kendi kalbi, düşman taraftaki adamın kalbinin parçalanışını biyolojik bir şok dalgası olarak kopyalamış ve durmuştu. Silahlar mekanik olarak bozulmamıştı ama insan, başkasına verdiği zararı bedenen taşıyamayacak kadar "şeffaf" bir varlığa dönüşmüştü. Çocuğuna tokat atan bir adamın kendi yanağı kızarıyor, bir çocuğu istismar etmeye kalkan zalimin zihni, kurbanının yaşadığı dehşetle paramparça olup deliliğe sürükleniyordu. Gerçek kısas tam anlamıyla tezahür etmişti ve kısasta hayat vardı. Eski dünyanın kurucuları, yani mutlak empatiden muaf olan o son bencil yetişkinler, yavaş yavaş bir köşeye sıkıştıklarını fark ettiler. Yeni nesli asker yapamadılar, çünkü öldüren kendisi de ölüyordu. Onları köle gibi çalıştıramadılar, çünkü yeni nesil birbirinin acısını hissettiği için devasa ve yıkılamaz bir bütünlüğe dönüşüyordu. Kötülük fiziksel olarak yasaklanmamıştı; sadece bedeli, eylemi gerçekleştirenin anında tahsil edeceği bir yıkıma dönüşmüştü. Dünyada her şey olması gerektiği gibiydi artık. Araf'taki çocuklar ise bu dönüşümü o yumuşak ışıklı ovadan, toprağın usulca yükselip alçaldığı o adil zeminden izlemeye devam ediyorlardı. Artık aceleleri yoktu. Dünyanın onlara olan borcu, insanlığın her kan döktüğünde kendi etinden bir parça koparmak zorunda kalmasıyla ödeniyordu. Onlar, çalınmış çocukluklarının yeryüzündeki vahşeti nasıl yendiğini izlerken, adaletin şefkatli ve hassas terazisi sonunda dengeye oturmuştu. Kıvanç Şengöz 2026